30 Aralık 2016 Cuma

O BİR SİYAM SOYLUSU


MUTLU YILLAR 
Şu bir gerçek ki kedimi, kedim ile yaşadığım evi ve o zamanları çok özlüyorum. Eğer ki kader ağlarını örüp beni Fas' a roketlemeseydi ömrümün sonuna kadar seninle yaşamak isterdim olips şekeri gözlü kızım.

Şimdi bana ATLARA FISILDAYAN ADAMI çağırın. Belki bu sözlerimi kedilerin anladığı dilde tercüme edecek arkadaşı vardır...💀 

Zor zamanlardan geçtiğim günlerde hayatıma dahil olan en güzel canlıydı  kedim. Arabanın arka koltuğundaki kafesten çıkmak için çabalıyordu. Burnu kanayınca kıyamamış kucağıma almıştım. İşte ilk tanıştığımız o günden bir kare.

KEDİMİ İLK GÖRDÜĞÜM AN
Sürekli kaşınıyordu. Gözleri de hafif şaşıydı sanki. Kediler içinde yaşamış biri olarak gördüğüm en cana yakın kediydi. Aldığım en güzel hediyeydi.  Aynı dili konuşmuyor birbirimizi yormuyorduk desem de inanmayın. Kavga ettiğimiz günler oluyordu. O bana farklı türden miyavlıyor ben de ona kendi dilimden saydırıyordum.

Henüz beraber yaşamaya başlamışken tatil planım belirdi. Kaşınıyordu, tüyleri hafif dökülmüştü ama vakit bulup veterinere götürme fırsatım olmamıştı kediyi. Tatil dönüşü ilk iş kontrole götürecektim. Annem ve erkek kardeşime kediyi bırakıp tatile çıktım. Tatil dönüşü kardeşime de bulaşması ile kedinin uyuz olduğu ortaya çıktı. Açıkçası başından tahmin ediyordum ama bizimkilere söylememiştim.

Kedi hem çok kaşınıyor hem de sümkürüp duruyordu. O kadar çok veterinere götürdüm ki maaş belli, ev kira derken zorlanmaya başladım. En sonunda kediyi karşıma aldım ve dedim ki: “Seni veterinere götürecek param kalmadı. İyileş veya öl. Seçim senin” ve KEDİ İYİLEŞTİ.

SÜMÜKLÜ BİR FOTOĞRAFI = 
PARKTA BİR GÜN
Bir evde kedi varsa ve çok özgür takılıyorsa o evde olay bitmez. Bir sabah uyandığımda tepemde tatlı tatlı oynayıp duruyordu. Fark ettim ki serçe öldürmüş, yetmemiş yatağa getirmiş. Bu görsel şova tanık olduğum için saatlerce hönkür hönkür ağlamıştım. Bir sabah yine  kedinin çıkardığı garip ses ve gürültüye  uyanmıştım. Yerde siyah bir şey gördüm. “Yine mi tokamı aldın?”  demem ile yerdeki siyah şeye uzandım, elime aldım. Yeni öldürülmüş, halen sıcak bir gece kuşu. Sabahın beşinde nasıl ciyak ciyak bağırdığımı tahmin bile edemezsiniz.
  
Su saatini okuma bölmesindeki aradan dolaba oradan da eve giriş vardı fakat bu kadar küçük bir bölmeden insan giremezdi. Eve geldiğimde kapıyı açtığımda karşımda tekir bir kedi duruyordu. Gözlerimi ovuşturup “Benim kediye ne olmuş böyle? “ dedim. Neyse ki idrak etmem uzun sürmedi. Kedi dişi mi, erkek mi baktım. Erkek olsa biraz daha kaba davranabilirdim. Komşumuzun dişi kedisi olduğunu anladım. Eski Siyam' da tapınak bekçiliği yapan siyam soyu ile uzaktan yakından bağlantısı olmayan, tüyleri korkudan kabarmış, çakma siyam kedimi masanın altında saklanırken buldum. Psikolojisi düzelene kadar sevdim, konuştum.
NORMALE DÖNDÜĞÜNDE
YAŞADIĞI KORKUYU ANLATIRKEN




En sinir olduğum şey evime gelen kişinin kedimden rahatsız olmasıydı. Neyse ki çoğu arkadaşım kedi seviyordu ve en yakın arkadaşlarımdan yatılı misafirliğe gelenler ise kedimle bile uyuyordu. Ailemden ablam ve teyzemi evimde ağırladığım çok oldu. Hepimiz kediyi çok seviyorduk. Zaten kader bir gün ağlarını örecek kedi benden sonra ikisiyle de yaşayacaktı Arkadaşlarımdan da  çoğu zaman Filiz ve Elif gelirdi kalmaya. Sohbetlerimize kulak misafiri olurdu kediciğim. Misafiri kıskandığında mışıl mışıl uyuyan misafirin yatağına yayılır, misafirimi yataktan atmaya bile kalkardı. Elif’ in başına böyle bir olay gelmişti mesela. Bir gece iş yerimden arkadaşım Emel gelmişti kalmaya. Gece sohbet ederken kedinin ANNE der gibi  ses çıkarması sonucu “senin kedi konuştu” diyerek uyuyamadığı da olmuştu.

Popüler bir kediydi Aşkım. Mahalledeki çocuklar zaman zaman kapımı çalar, kediyi sevmeye gelirlerdi. Bazen de parkta gezdirirken etrafımız birden çocukla dolardı. Bir gün parkta kadının biri "BU KEDİNİN GÖZLERİ ŞAŞI" demişti ben de Hayır! kedim şaşı değil! Gözleri aynı noktaya bakıyor sadece demiştim.  Maaşımı aldığımda kira ödemesi  ve faturalardan sonra  ilk alınacaklar listesinde kedi maması ile kedi kumu vardı. Benim ihtiyaçlarımdan önce gelirdi kedimin ihtiyaçları. Arkadaşlar çocuğunu anlatırken ben kedimi anlatırdım. Benim güzel kızımda AŞKIM. 

Evlilik ve beraberinde ülke değişimi sırasında ciddi bir karar vermem gerekmişti. Kediyi Fas’ a götür veya Türkiye’ de bırak. İlk başta gelip alırım diye teyzem ve ablama emanet ettim fakat daha sonra kendi kaderime ortak etmek istemedim. Evliliğimde yaşayacağım aksi bir durumda tek başına dönmek vardı bir de kedi ile dönmeye çalışmak vardı. Kedi için gerekli  evraklar hazırlamak vardı ki evlilik işlemlerinde evrak işlemleri için koşmanın  nasıl ölüm olduğunu görmüştüm. Veteriner ile görüşüp kediyi ülkemde bırakmaya karar verdim. Veteriner de kabul etti fakat ablam dayanamadı kediyi veterinere vermek istemedi. Kedi bir müddet teyzem ve ablam ile yaşadıktan sonra ablam evlendi ve daha sonra kedi teyzem ile yaşadı.

TEYZEM VE AŞKIM
ABLAM VE AŞKIM

Bu zaman zarfında “Gel kedini al“ mesajları 7 bitirdi beni. Yaklaşık üç yıl boyunca zaman zaman bu mesaj hortluyordu ve bana ulaşıyordu.Yaklaşık 1500 Tl masraf yapıp uçak bileti almak sonra Kazablanka, İstanbul, Mudanya derken Bursa ya gitmem gerekiyordu kediyi almam için. Teyzem de biliyordu gidemeyeceğimi ve kediyi alamayacağımı ama aramız hem limoniydi hem de onun da kendine göre sıkıntıları vardı. Daha sonra çok üzüldüğüm ve bu konuda daha çok üzülmek istemediğim için kediden vazgeçmeyi öğrendim ve “Bakmak istemiyorsanız sokağa salın”  diyecek kadar rahat bile olmayı başardım. (Sokağa salamayacaklarını biliyordum) Nihayetinde kediye ablamın bakması ile kafam rahatladı. (Buraya bir tabela asasım geldi. ŞÜKÜR NAMAZINA GİDİYORUM, DÖNECEĞİM =)

Kediye emeği geçenlere teşekkür etmeyi düşünmüyorum. Sonuçta KEDİM sevgisini göstererek, ortamın negatif enerjisini emerek, sosyal medya hesaplarında yayınlanan fotoğraflarda boy göstererek gereken teşekkürü yapmıştır. ŞAKA ŞAKA. 😆  Kedimin maması, kumu, sevgi ihtiyacını karşılayan ve kum tanesi kadar bile olsa emeği geçen herkese teşekkür ederim. 

BEN VE AŞKIM

Bize yol ve yolculuk gözüküyor. 9 OCAK tarihinde yine buradayım. Bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede, telefondan okuyorsanız yazının aşağısında bir yerlerde  TAKİP ET yazıyor. Yeni yazılarımdan haberdar olmak için takip etmeyi unutmayın. Sağlıkla kalın.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY


26 Aralık 2016 Pazartesi

HAYATIN NERESİNDENSİN? 10- (Mr. MOSTAFA )


Staj amaçlı girdiğim işyerinde yıllarca çalıştım. Staj başvurusu için teşvik eden kişi elinde bir gül her kızın peşinden gülerek giden Zeynel di. O, çalıştığım şirketin mutfak departmanında işe başlamış ben de muhasebe departmanında staj yapmaya başlamıştım. Sanırım ona bir teşekkür borçluyum. İş bulmam ve yıllarca çalışmam için vesile olmuştu. Bu yazımı okursa buradan teşekkür ederim.

Kaderde turizm sektöründe uzun yıllar bir çok görevde yeri geldiğinde söverek yeri geldiğinde severek çalışmak varmış. Sonuçta ben ekmek yedim kedim de mama yedi. Vakti zamanında yeterince kötülediğimi düşünüyorum burada kötü yanlarını yazmayacağım. Çok fazla güzel insan tanımama, eşimle tanışmama sebep oldu. Beni büyüttü. En büyük şansım güzel insanlarla aynı ofisi paylaşıyor olmamdı. Tekrar dünyaya gelmek diye bir şey varsa mutlu olduğum, sevdiğim ve başarılı olduğum bir alanda çalışmayı diliyorum. Umarım reenkarnasyon varsa bu sözümü hatırlarım.

Hayat sadece iş değildi kendi hayatım diye bir şey vardı. Güzel olacak diye başladığınız bir şey olur bazen  ama sonu düşündüğünüz gibi olmaz. Böyle bir şey yaşadım mesela. Noktalamak uzun sürdü. Sorulan her soruya cevap verme zorunluğu, kendimi ifade etme çabam dahil  bir çok acemiliklerim oldu. Yirmi beş yaşımdan otuz iki yaşıma kadar geçen zaman diliminde çok zorlandım. Ağlamalar kahkaya kahkahalar ağlamaya hızla dönüyordu. Dışarıdan bakıldığında argo konuşan, basit yaşayan, rahat biri  gibi görünsem de  ince ruhluydum. Narindim. Düzenli bir hayat ve güzel bir aile kurma isteğim vardı. Karşıma çıkan insanların yaklaşımları, iş hayatımda maruz kaldığım olumsuz diyaloglar zamanla psikolojimi bozmuş, beni kabalaştırmış ve gerçek kimliğim ile gözüken yüzüm arasında bir katman oluşturmuştu. Beni sadece ailem, yakın kız arkadaşlarım gerçek halimle tanıyordu. Bir çok insan tanıdım. Keşke tanımasaydım dediğim kimse yok. İyi veya kötü hayatıma misafir ettiğim, hayatına misafir olduğum herkese teşekkür ederim. Ben istemediğim sürece kimse bana kötü davranamadı ben istemediğim sürece kimse yanıma bile yaklaşamadı. Seçimleri ben yaptım. Şimdiki aklımla düşünüyorum da seçimlerimi yaparken kendime daha iyi ve insaflı davranabilmeyi çok isterdim. Hoş şimdiki aklım o zaman olsaydı hayatıma konuk olmuş bir çok insan hayatımın kıyısından, köşesinden bile geçemezdi ve ben bugünkü SEVDA olamazdım.

Otuz üç yaş benim için bir kırılma noktasıydı. Aynada gözlerimin içine bakıp "Ben kimim?", " Kendime neden bu kadar zulüm ediyorum ?", " Hayattan beklentim ne ?"  ve daha bir çok soru sormuştum. Aynada kendimle yüzleştiğim ve kendime sorular sorduğum o gün hiç te kolay olmadı. 
Bir hayat arkadaşı ve yeni bir hayat istiyordum. Çalıştığım iş yeri ve yaptığım işten bunalmıştım. 2012 Yılında istifa etmek istiyordum. Kısacası artık mutlu olmak  ve mutlu olacağım şekilde yaşamak istiyordum.

 Her nedense veda etmeyi hiçbir zaman beceremezdim. Öylece bırakırdım. Neticede bu zaman zarfında bir insana (defalarca ) veda etmeden öylece bıraktım. Artık veda etmeyi de öğrendim. Sonuçta kapanmamış her sayfa insanın hayatında bir şekilde önüne çıkıyordu. "Bunca zaman iyi veya kötü hep yanımdaydın, Desteğin, emeğin, öğrettiklerin ve her şeyden önce hayatıma misafir olduğun için teşekkür ederim" demek o kadar da zor değildi ve herkes bunu hak ediyordu.. Neyse ki düşüncemde veda etmeyi ertelediğim her ayrılık için bir veda konuşması yaptım. Artık veda etmeyi sevmesem de veda etmeyi öğrendim, biliyorum.

2011 Yılında farklı zamanlarda iki evlilik teklifi aldım ve ikisine de evet dedim. İlk evlilik teklifini yapan kişi hayatımda en çok güldüğüm adamdı. Yaptığı esprileriyle beni en çok güldüren adam. (Cem Yılmaz değil) Güzel bir arkadaşımdı halen daha arkadaşım. Aramızda evlilik teklifi sözlü bir diyalog olarak geçmiş ve daha ileri gitmemişti. Olmayan her şeyde bir hayır vardır "Kısmetse gelir Fas' tan, Yemen' den kısmet değilse ne gelir elden" diyerek durumu kabullenmiştim. Belli ki  kader benim için daha farklı bir program hazırlıyordu. Bu arada evlenme teklif eden arkadaşım sürpriz bir evlilik teklifi yaptığını sanıyordu fakat bu teklifi bilen akrabası sürprizi bozup bana söylemişti. Sürpriz olmasını, şaşırmayı hatta "Neden benimle evlenmek istiyorsun?" diye sormayı, yüzük olmadan evlilik teklif ettiği için şaka yapıp gülmeyi isterdim. Siz siz olun sürprizlerin sihirini bozmayın. Bırakın insanlar şaşırsın biraz yahu.

Bu olayın üstünden bir ay bile geçmemişti ki  ofiste çalışmaktan bunalınca dosyaları masada öylece bırakıp cama yöneldim. Gözüme camın önündeki merdivenlerden aşağıya yürüyen kapkara bir adam ilişti ve  "MÜSTAKBEL KOCAM GELMİŞ" dedim...  Mostafa Mr. MOSTAFA...

Hayatın Neresindensin?  Sadece Arkadaşız olarak devam ediyor. Hep öyle olur zaten 😂 Okumak için linki tıklayın :
http://sevdaelaraby.blogspot.com/2017/01/hayatin-neresindensin-11-sadece.html
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda Elaraby

  

24 Aralık 2016 Cumartesi

BOŞANMIŞ DEĞERLİ KADINLARA İTHAFEN!

  Merhaba evliliği o veya bu nedenle bitmiş bekar ve değerli kadınlar!

Hayat sizler için hem güzel hem de biraz zor. Eğer ki küçük bir yerleşim yerinde yaşıyorsanız gözler üzerinizde olacak mesela. Büyük yerleşim yerlerinde de oturduğunuz apartmandan bazı insanların gözleri üzerinizde olabilir. Kiminle gezdiğiniz, eve giriş çıkış saatiniz, tatile gidişiniz...vs.
Bu röntgencilerin  evinde ne konular kaynar ama bunların gözü hep dışarıdadır. Kendi hayatları cazip gelmez, başkalarının hayatlarını izlerler. Bu bir hastalık mıdır? Olabilir.

Evinizden çıktığınızda bazen bir komşunuz(adam) tam da sizin evden çıktığınız an evinin kapısını aralayıp, size göz süzebilir. "BEN BURADAYIM" bakışıdır ve en aptal kadın bile anlar verilmek istenen mesajı. Karısına anlatmaya kalksanız "Benim kocam yapmaz", "iftira atıyor", "kıskanıyor" türünden cümleler duyarsınız.Kendi eşine kondurmaya kıyamadığını size çok rahat kondurur bu kadınlar. Muhatap olmamak için görmezden gelmek te bir seçimdir. Bir de banka, postane gibi gibi yerlere işiniz  düşer ki telefon numaranızı bulan gözü dönmüş, kaçamak yaşamak isteyen ve her boşanan kadını çantada keklik gören embesiller tarafından aranırsınız. Kibar bir şekilde ağızlarının payını vermek yetmez. Çalıştığı firmaya gidip şef, müdür yetkili her kim ise şikayet etmek ile ne kadar aciz olduklarını gözlemlemek iyi gelebilir.

Evliliğinde sorun yaşayan evliliği çatırdayan tanıdıklar ise hep vardır. Bu insanlar boşanmış bir kadın için uzak durulacak  insanlar kategorisindedir. Onlarla görüştüğünüz  için gün gelir günah keçisi ilan edilirsiniz. Adamın karısını ayartmak, aklını çelmek, boşanmaya teşvik etmekle suçlanırsınız. Ne de olsa karısı çok masumdur, aklı basmıyordur  illa ki birinin aklına ihtiyacı vardır. O kadar çok kafanız ağrır ki hatta tehdit bile edilirsiniz. Bir de evliliğinde sorun yaşayan tanıdıklarınızdan sizi kullananlar olur. Kendi çapında planlar, programlar yaparlar, sizinle gidiyormuş izlenimi verirler fakat sizinle gitmezler. Size geleceğini söyleyerek evden çıkarlar fakat size gelmezler. Çok dikkat etmek ve bu karmaşanın içine de düşmemek gerekir.

Arkadaşlarınız arasından da eninde sonunda eleme yapmak zorunda kalırsınız. Sizi çekemeyenler, ağzı gevşek olanlar lafınızı başkalarına taşır. Aralarında evli arkadaşınız varsa  kocası sizi beğendiğini, takdir ettiğini ima edip "BRAVO KADINA" gibisinden bir cümle kurduğu için kıskançlık oluşabilirse sizi kötüler. Bilmezler ki kötüledikçe  adamın iştahı daha çok  artar.

İşyerinde kadınlarla çalışıyorsanız yırttınız ama erkek ve kadınların karışık olduğu ortamda çalışıyorsanız işiniz iş. Asılanlar olur, "Bir ihtiyacın olursa ara çekinme yardım ederim her zaman" gibisinden nereye çekersen oraya giden cümleler duymanız olasıdır. Belki patronunuz bile askıntı olur. Düzgün bir firmada düzgün insanların arasında çalışmak bu zaman zarfında büyük bir avantajdır . Bazen ofisten gayet beyefendi, evli arkadaşlarınız olur. Bu insanları ailenizden biri gibi görürsünüz ama bu beyefendilerin hanımları arasından da sizin için senaryolar yazanlar olur... Böyle kadınların kocasından da (her ne kadar iyi biri olsa da ) olabildiğince uzak durmak faydalıdır.

Neden boşandığınız hep merak konusu olur. Şu bir gerçek ki hesap vermek zorunda değilsiniz. Anı yaşamak ve hayattan keyif almak varken geçmişi deşmenin kimseye bir faydası yoktur. Yaşanmış, bitmiş bir olayın üstünü örtelim, üşümesin demek te bir cevaptır.

Boşanmış, küçük çocuklu kadınlar için zorluklar daha fazla gibi geliyor gözüme. Eğer ki aile destek oluyorsa ne mutlu. Kendisine zaman ayırmak, arkadaşlarıyla programlar yapmak gibi etkinlikleri de varsa dünya ona güzel  Sevmek, sevilmek herkesin en doğal hakkı fakat çocuklu bekar kadınların çok ama çok daha dikkatli mi olması gerekiyor ne...  Bu konuda ben biraz hassas düşünüyor olabilirim. Belalı birine denk gelip başına iş açabilme ihtimali yüksek olan toplumlarda seçimlere dikkat etmek hayati önem taşır.. .
internette bir kadının başına gelenleri okumuştum, unutamıyorum. Kadın boşanmış, çocuğu var. Sevgilisi  başlarda iyi gibi görünen fakat sonradan kıskançlıklar, şiddetler ile gerçek yüzünü gösteren bir psikopat çıkıyor ve kadın ölümden dönüyordu. Bu tarz haberleri hepimiz okumuyor muyuz?  En güzeli "çocuğunu sev hanım abla,  boşver gönül işlerini "diyesim geliyor ama herkesin hayat seçimi.

Erkeğin elinin kiri olarak anlatılan gönül ilişkileri, kaçamaklar kadınları namussuz yapar. Toplumun çoğunluğu bunu böyle kabullenmiştir. Biz kadınlar duygusal varlıklarız. Sevelim, sevilelim istiyoruz fakat boşanmış bir kadın ile genelde sevişelim isteyenler olur. Tercih meselesi. İki tarafın da rızası varsa kimseye söz düşmez. Gönül ilişkilerinde gerçekten seven insan evladının   %50 si zamanla fazla sahiplenir, zarar verir (döver, öldürür, tehdit eder) kalan %50 sinin bir kısmı evlenir bir kısmı evlenmeden yaşar bir kısmı da ailesinin baskısıyla ayrılır. Benim bilmediğim sizin bildiğiniz başka bir şey varsa yorum yazın, beni aydınlatın.

En önemli konuya geldik. Erkek düşmanı değilim fakat boşanmış hele hele karısı tarafından dava açılıp boşanmış bir erkek ile tanıştıysanız muhakkak niçin boşandığını ikinci, üçüncü şahıslardan hatta eski eşinden dinlemek gerektiğine inanırım.. Bir evin bir oğlu kadar tehlikelidir boşanmış bir adamın ağzından boşanma sebebini dinleyip inanmak. (İstisnalar kaideyi bozmaz) tabii ki boşanmış bir kadın ile de tanıştığınızda içinize sinmeyen bir durum varsa siz, erkekler de komşusundan, ortak tanıdığınız vasıtasıyla araştırabilir. İlişkilerde güven önemlidir fakat iz bırakmadan araştırmaktan da bir zarar gelmez.

Bir erkek evlenmeyi düşünüyorsa çok oyalamaz. En fazla bir yıl sürer tanıma, tanışma, gezme faslı. Sonrasında evlenme teklif etmiyorsa bilin ki sizinle sadece takılıyordur. Takılmaktan memnunsanız sorun yok fakat evlenmek istiyorsanız  tekmeyi basmak için ne bekliyorsunuz?

 İnsanlar yalnız kalmaktan korktuğu, alışkanlıklarından vazgeçemediği için  terk edilmesi gerekeni  terk etmeyi beceremez. Kişi kendini herkesten fazla severse 'AŞKINDAN YANIYORUM', ' ÇOK SEVİYORUM'  gibi sözler söylenmez. Takıntılı sevilme ihtiyacı kendini yeterince sevmemekten ileri gelir diye düşünüyorum. Doğru çoktur gerçek tektir. Bu benim doğrum herkes istediği gibi düşünmekte tabii ki serbest. GERÇEK ise şu ki BÜTÜN KADINLAR DEĞERLİDİR. Bütün insanlar değerlidir. Değerinizin bilindiği insanlar içinde yaşamanız dileğiyle.

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY


20 Aralık 2016 Salı

HAYATIN NERESİNDENSİN? 9 "KIZ KISMI OKUMAZ" peh peh peh

SİYAH ÇANTALI ABLAM DİĞERİ BEN
 Öğretmenimin inisiyatifi benim gayretim derken GEÇER BAŞARISIZ GEÇER ve sonunda geçmiştim. İLKOKUL bitmişti. Sınıfta kalmak diye bir durum vardı ki düşünmek bile istemiyorum. Başka bir öğretmen ile kendinden yaşça küçük öğrenciler arasında aynı sınıfı tekrar etmek... Çok şükür ki böyle bir şey olmadı.

Sınıfımızdan  arkadaşım A. ilkokulu bitirdiğine sevinemiyordu. yakın gördüğü arkadaşlarına "Babam beni okutmayacak, evlendirecek" diyerek  ağlıyordu.  "O adamın koynuna sen girmeyeceksin. Kime, neyi veriyorsun? " diye diklenmek en doğal hakkıydı fakat bu sözleri söyleyebilecek bir kız değildi arkadaşım. Neticede adam dediğini yaptı. Kızını okutmadı ve eninde sonunda o adamla evlendirdi.

Yıllar sonra arkadaşım ile yolda karşılaştım. Yanında kocası ve çocukları vardı.  İnsan alışmaktan başka çaresi olmadığına inanınca durumu kolay kabullenip alışıyordu.

Rahmetli dedem annemi ilkokuldan sonra okutmamış ama evlendireceğim de dememiş. Eminim annem okumuş olsaydı çok güzel bir mesleği olurdu. Evde elektrik sistemi bozulduğunda elektriği tamir eder, merdiven basamakları koptuğunda marangoz gibi tahta kesip, yeni bir basamak inşa ederdi. Okul hayatımız boyunca basın danışmanı, menajer, sosyal hizmetler gibi çalışmış, el sanatları, müziğe kabiliyeti, teknolojiye ilgisi ile zaten epey yol almış biriydi.

KIZ KISMI OKUMAZ ile durdurulmuş bir kadının çocuklarıydık ve doğal olarak annem okumamızı çok istiyordu. Babam, ilkokuldan sonra "Okul falan yok" demişti ablam ve bana. Şaka ile kabus arasında bir durumdu. "Kız kısmı okumaz" cümlesi bizim evin içinde de yankılanmıştı kısacası. Bizi evlendirmeye asla kıyamazdı babam fakat okumamızın önüne geçmek için bir müddet annem ile savaştığı da gerçekti.. Uzun zaman evde tatsızlıklar yaşanmıştı, annem epey gözyaşı dökmüştü, O yaz tatilinden bir şey anlamamıştım. Annem "BABAM BENİ OKUTMADI BENİM KIZLARIM OKUYACAK" diyerek son sözü söylemiş ve bizi okula yazdırmıştı. Hakkını yiyemem babam da durumu kabullenip bizi okutmak için  ekstra işlerde  bile çalışmıştı.

Mahallemiz ve iğneci aralığından bir çok kız  eğitime devam etmişti. Okula başlayıp okumayıp bırakanlar olduğu gibi ailesinin okula göndermediği çocuklar da vardı.  Okumak isteyip okuyamayanları görünce ders çalışmak, sınıf geçmek şart olmuştu. Ablam sınıfı normal bir şekilde geçip yaz tatilini keyifle yaparken ben bütünleme sınavlarına kalıp,  yaz tatilinde ders çalışıp, sınavlara giriyordum ve stresli bir şekilde okul kapısına asılan bütünleme sınav sonuçlarını bekliyordum. Okul açılsın, ders çalış sınava gir, bütünlemeye kal, okul kapansın, ders çalış, sınava gir, sınıfı geç, okul açılsından ibaret üç sene sonunda ortaokul bitmişti.  KREDİLİ SİSTEM in ilk kurbanı olmuştuk. BİR ÖĞRENCİ NASIL YIPRATILIR? sorusunun cevabı gibi bir şeydi kredili sistem.

 Liseyi Bursa' da okuma kararı almıştık. Okul çıkışı kapı önünde bekleyen serseriler, öğrenci otobüsünün arka koltuğunda oturan kodamanların şarkı sözlerini edepsizce değiştirip bağıra bağıra söylemeleri, kalabalık sınıfa adapte olmak, yol parası, harçlık derken maddi manevi yıpranmıştık. Ablamla aynı sene gidiyor oluşumuz masrafları ikiye katlıyordu. Çok çabalamıştım buna rağmen alttan dersim vardı. Abuk saatlere konan ek derslere katılma zorunluluğu işi iyice zorlaştırınca Mudanya Lisesine devam etme kararı almıştık. İyi de etmiştik.

İlkokul ve ortaokuldan kıstığım çabanın hepsini Lisede kullanmıştım ve üç senede lise bitmişti. Sırada ÜNİVERSİTE vardı. Maraton gibiydi, koş koş bitmiyordu öğrencilik hayatı. Bu defa hem babam hem annem birlik olup "Üniversite okutacak durumumuz yok " demişlerdi. Üç çocuk, bir maaş ve geçim derdi vardı evimizde. İki çocuğa aynı anda üniversite eğitimi veremezlerdi. Oysa çok istemiştim öğretmen olmayı. "Tayinin çıkar seninle gelemem" " Doğuya sürerler, öldürürler seni" diye gidiyordu duyduklarım. Bir de POLİS olma durumu vardı ki onda da kurulan cümleler aynıydı. O an açık öğretim aklıma gelmişti. Evde,  göz önünde ve daha az masraflıydı. Evren bana "Yeter bu kadar içe kapanık hayat HALKLA İLİŞKİLER BÖLÜMÜNÜ KAZANDIN' notunu postacı ile göndermişti.

 Fas' ta bir kadın merak edip tahsilimi sormuştu. Verdiğim cevap karşısında burun kıvırıp  "Açık Öğretimi okuldan saymıyorum" ile başlayan abuk bir cümle kurmuştu. İlkokul mezunu olup kendisinden sekiz sene fazladan okumuş birine burun kıvırmak hadsizlikte Prof. olmaktı.  Kitaplar için sıra bekle, para öde, saatlerce kafa patlat, ders çalış, kendi kendinin öğretmeni ol, sınava gir, geçer not al  hiç te küçümsenecek olaylar değildi. Bir de ailemin kısıtlı imkanlarını düşünüp sınavı geçme zorunluluğu psikolojisi vardı ki o hepsinden beterdi. Neticede senelerce açık öğretim sınavlarında sürünen kişilerden olmadım. Okulu bitirdim. Lafın kısası Açık Öğretim de Üniversitedir.

Öğrencilik hayatımda en sevmediğim şey sözlü sınavlardı. Bursa Atatürk Lisesinde bir erkek öğretmenimizin, Mudanya Lisesinde bir  kadın öğretmenimizin hobisiydi sözlü sınava kaldırmak. Orta okulun daha ilk günlerinde hem ablamı hem beni sözlüye kaldıran kadın öğretmenden sıfır virgül bilmem kaç not almıştım. Eğitim sisteminin bu kadar keskin çizgileri olmamalıydı. Kimi çocuk stres olur, bildiğimi unuturdu sözlü sınavda. Ben o çocuklardandım mesela.  Hoş o kadın öğretmenin sınıfta duruşuna  bir not verme imkanım olsaydı ben daha acımasız olur, sıfır puan verirdim. Bir öğretmen  parmağı burnunun içinde neden ders yapar ki? Burnundan beynine giden bir yol mu bulmaya çalışıyor acaba?

İlkokuldan sonra hayatım sekiz yıl eğitim mücadelesi ile geçti. Hayattan öyle bezmiştim ki not kağıdına OT GİBİ YAŞIYORUM yazıp, isyanımı ifade etmişliğim bile var. O not kuzenlerimin eline geçmeseydi iyiydi...

İstediğin kadar kısıtla,  hedefleri hayalleri olan kimseyi bağlayamazsın.  Ailemin bu kadar baskısı sonucunda bakın hayat onlara nasıl bir sürpriz hazırladı. Okumak için linki tıklayın :http://sevdaelaraby.blogspot.com/2016/12/hayatin-neresindensin-10-mr-mostafa.html

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY

19 Aralık 2016 Pazartesi

2017' DE İLK GÖRDÜĞÜNÜZ SİZİN OLSUN TABLOSU

2017 ' DE İLK GÖRDÜĞÜNÜZ SİZİN OLSUN TABLOSU

















Sene sonu geldi ve sosyal paylaşım sitelerinde "2017 de ilk gördüğünüz sizin olsun" başlığı altında tablolar paylaşılacak. Genelde bu tabloda sağlık, para, aşk, huzur, mutluluk.... vs vs var. Paylaşımın altına yorumlar döktürenler de cabası. "Ben AŞK gördüm" "Ben PARA gördüm" hatta arkadaşlarının ismini etiketlerler ki onlar da baksınlar bir şeyler görsünler. Maksat muhabbet dönsün, moral olsun.

Küçücük bir tabloda görüp görebileceğin olsun olsun yirmi kelime ve tabloyu hazırlayan kişi hiç ama hiç içine ölüm, hastalık, boşanma, işsizlik gibi acı gerçekleri yazmaz.  'Umut fakirin ekmeği' modunda hazırlanır. Bu sene bir tabloda benden gelsin. Biraz gerçekçi olsun ve içinde aşk meşk olmasın dedim. Ne diyeyim ilk gördüğünüz sizin olsun. Beğenmezseniz ilk gördüğünüzün eline tutuşturup kaçın.

Şimdi gelelim diğer tablolarda en sık karşılaştığımız kelimelere:

PARA : Ekmek aslanın bilmem neresindeyken parayı kim kaybetti de tablodan sen buluyorsun?Çalışan, emekli olan bile parayı maaş günüde görüyor bir daha göremiyor. Para denen şey gelir ve nanik yapıp gider sen de arkasından el sallarsın. Hele ki evli ve çocukluysan ,eve tek maaş giriyorsa, kiradaysan, kredi ödemelerin varsa, aldığın maaş asgari ücret ise para daha eve girmeden bankadan kira, elektrik, kredi ödemesi derken kuşa döner. Para İLLA Kİ olsun. İster gelip geçsin ister nanik yapıp geçsin. Para olmazsa olmaz bu hayat şartlarında.  2017' DE HEPİNİZ PARALANIN güzel bir dilek sanırsam.

SAĞLIK: Yediğine içtiğine dikkat etmezsen, D vitaminini ölçtürmezsen, sporunu ya da günlük 30 dakika yürüyüşünü yapmazsan löp löp yiyip wc ye gitmezsen sağlık ta bir yere kadar seninle takılır. Hastane, eczane, doktor ile okey masası kurup okey oynarsın eninde sonunda. YE, İÇ, DUA ET demeyeceğim o bir film 2017' de KALBİNİ SEV KIRMIZI GİY diyorum.

HUZUR ve MUTLULUK.  Dengeyi sağladığın sürece zaten huzurlu ve mutlusun. Sorun dengenin sürekli bozulmasında. Dış etkenler, öğrenilmiş çaresizlikler, öğrenilmiş kirli bilgiler, doğru yer doğru zaman doğru davranışın dışına çıkmak ve dahası. Arınmak ve iç dengeyi kurmak ile gelen bir şey huzur ve mutluluk. 2017' DE HASSAS TERAZİ EDİNİN, Başkalarını değil kendinizi tartın.

AŞK:  Eros okunu atmıyorsa vardır bir bildiği. Önüne atlayip 'vur beni, vur oni ' demekle olmuyor bu işler. Hedef yoksa eros ne yapsın? "Aşk yok diye dertlenmektense  hayatınıza çikolatayı dahil edin. Nasılsa her ikisi de eninde sonunda bitiyor. En azından çikolata ağızda güzel bir tat bırakıyor. 2017' DE HEPİNİZE AŞK OLSUN.

EVLİLİK:  Evlenen (çoğunluğu) bin pişman iken halen evlilik diyenler olacaktır. Herkes bir gün gününü görecek. 2017' DE EVLENİN GÖRÜN GÜNÜNÜZÜ diyorum tüm meraklılarına.


Şu bir gerçek ki 2017 yılında doğumlar, ölümler, evlilikler, boşanmalar, kavuşmalar, ayrılıklar, hastalıklar, kahkahalar, gözyaşları ve dahası  olacak ta olacak her sene olduğu gibi. Yaşanması gerekenler yaşanacak. Yaşanılası tüm güzellikleri kabullenmek kolay da yaşanılacak acı tecrübeleri göğüslemek o kadar kolay olmuyor maalesef. Derdi veren dermanını, sabrını, dayanma gücünü de versin demekten başka lüksümüz yok. Kişisel gelişimimize katkısı olacak kişiler ile tanışalım, yine bizi büyütecek, olgunlaştıracak olaylar yaşayalım, tecrübe edelim, öğrenelim ve ruhumuz, insanlığımız bir beden daha büyüsün.

Orhan Gencebay geldi aklıma. Dileklerde bulunup BATSIN BU DÜNYA derdi. Ben de sevgi ve barış ile DÖNSÜN  BU DÜNYA diyorum. Neyse ki sonu olumluya bağladım.


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:



Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY


6 Aralık 2016 Salı

HAYATIN NERESİNDENSİN? 8- NİGAR HANIMIN TORUNU OLMAK


Yağmurlu günlerde kızım ile çizgi film izleme etkinliklerinde 'Tinky Minky Kukuli ' diye bir çocuk programına denk geldim, oturdum ben de izledim. "Bu yazının sonunu nereye bağlayacak?" diyenler olabilir. Halay olmayacağı kesin. Tinky ile Minky bana rahmetli babaannemi bayram ziyaretine gittiğimizde her defasında denk geldiğim iki akraba çocuğunu hatırlattı.

Tinky ile Minky

Bayram günlerinin babaanne evinin vazgeçilmez misafirleriydi Seçkin ve Gamze. Camın önüne oturup, fıkır fıkır kıkır kıkır kaynatırlar, yaşından büyükmüş gibi sohbet te ederlerdi. Seçkin, bizim kıyafetlere göz gezdirip, güzel sözler söylerdi. Düşünüyorum da 'Bugün ne giysem?' programını  yıllar önce biz bulmuşuz ve jürimiz bile varmış da haberimiz yokmuş. Eğlenceli çocuklardı fakat iletişim kurmak için çok zamanımız olmazdı, biz geldiğimizde kısa bir süre oturup, müsaade isterler ve kalkarlardı. Gitmeseler bile 'kapı önünden ayrılmama' kuralı  ile Hasanbey mahallesindeki iletişim şebekesine bağlıydık, bayram günleri dışında görme - görüşme şansımız yoktu. 

Babaannemin evi 'köy' gibi  'ev' gibi  kokardı. Zaten dedem ÇEPNİ köylü, babaannem de yamulmuyorsam IŞIKLI köyündendi. Çepni köyüne lise veya orta okul çağlarında akraba oğlunun sünnet düğününe gitmiştik. Köy düğününe dışarıdan genç kız geldiyse köyün erkekleri evin etrafında, camın dibinde kedi gibi dolanırmış. Ne bilelim? Camı açmak mümkün değil, perde olduğu halde 'Tövbeler olsun bir daha gelmem buraya' dedirten türden korku şöleniydi. Sanırım yıllar sonra rahmetli Rasim amcam dahil tekrar gitmiştik. Köyde sünnet düğününde kesim işlemi herkesin gözü önünde gerçekleşmişti ki o olay anlatılmaz, yaşanır. Köyde ailece bir başka köy evine ziyarete gittiğimizde sınıf arkadaşım Nihat' a denk geldik. Çepni köylüydü. Beni görünce şok olup "Kız Sevda, burada ne arıyorsun?" demişti. 'Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar' şarkısına klip çekmeye geldik diyebilirdim ama henüz o şarkı piyasaya çıkmamıştı. Bizim de köyümüz demekle yetinmiştim. Neticede rahmetli dedemin doğduğu, büyüdüğü köydü. 

 Halam eğlencelei biriydi. Ablamı da çok beğenirdi. Ablama iltifat eder, daha sonra "HÜLYA AYNI BEN, SEVDA AYNI ANNESİ." derdi. Anneme benzetilmek sıkıntı değildi keşke bu kadar ile sınırlı kalsaydı. Yıllarca ünlü&ünsüz bir çok kişiye benzetilmiştim. Cansu Dere, Karena  Kapor Khan, Jennifer Connelly. akrabalardan bazı isimler olmak üzere işyerine gelen polis tarafından Hakan Şükür' e benzetilmek en eğlenceli olanıydı. Acaba Hakan Şükür' de bana benziyor muydu?  Neyse ki "bir şeye benzetemedik" demelerinden iyiydi. Kısaca herkesin baktığı aynı kişiydi,  gördüğü başka kişiydi. Bana göre fiziki ve karakteristik tüm özelliklerim ile  ben, sade ve sadece bana benziyordum/benziyorum.

Halama ilaveten rahmetli babaannem de zaman zaman ablamı kendine benzetirdi. Bilmezlerdi eve dönüş yolunda bana ne malzemeler veriyorlardı. Yol boyunca 'GÜLTEN' diye seslendiğim yetmezmiş gibi evde de sinir olduğumda Gülten diye çağırırdım ablamı. Her bayram halam saçlarını hint kınası ile boyadığını vs vs anlatır, saçlarını kestirdiyse saçlarının nasıl olduğunu sorardı. Sarışın olmadığı sürece güzel bir kadındı. Bülent Ersoy kadın olduğunda Nükhet Duru' ya benzetmiştim. Nükhet Duru' yu da halama benzetirdim o zamanlar. 

Rahmetli BİLAL dedemi görmedim, tanımadım. Babaannem de anneannem gibi evin geçimini sağlayan mücadeleci bir kadındı. Tek fark babaannemin durumu çok daha iyiydi. Zeytine gidecek işçi bul, maaşlarını ayarla, zeytini sat vs vs diye gidiyordu sorumlulukları babaannemin. Kısık sesle konuşur, cam önünde kuran okurdu. Mudanya' da NİGAR hanım dendiğinde bir ağırlığı vardı. Bayram günleri bize iç çamaşırı, şekerler kısacası maddi durumuna göre hediyeler alırdı. Bunu neden almış diye sorguladığım hiç olmadı hatta sırf şeker alması bile beni mutlu etmek için yeterliydi. 

Karşı komşumuz Sevil, yan komşumuz Mübeccel teyze de tanırdı babaannemi. Biz bayramdan bayrama babaanneme gider,  babaannem ve halam da yılda bir defa bize oturmaya gelirdi. Hazır konu mahalleye gelmişken bizim eve iki ev mesafe uzaklıkta  oturan Şadiye teyze vardı.Onu anmadan geçmek istemem. Çoğu zaman yeni yaptığı kurabiye, lokma ve hamur işlerini bazen de bayatlamış poğaça, kurabiye, kekleri  kapı önündeki çocuklara dağıtırdı. Bir gece Şadiye teyzeye oturmaya gitmiştik.  "Sevda ne kadar uslu terbiyeli kız maşallah" demişti . Olur ya kapı önünde ablam ile konuşmamıza denk gelir, hayal kırıklığına uğramasın diye   "Ben uslu ve terbiyeli bir kız değilim. Sadece insanlar içinde susuyorum. Yoksa çok terbiyesiz, küfür eden bir kızım. Ablama sorun inanmazsanız " demiştim. “Yaa öyle mi?” diyebilmişti.  Bir daha kapı önündeki çocuklara dağıttığı poğaçalardan bana vermedi dermişim. Tabii ki öyle olmadı. Şadiye teyzenin kapısının önünde nöbette bekleyip poğaçaları hamur işlerini yemeye devam etmiştim.(Ola ki oğlu Serkan ağabey, kızı Sevinç abla bu yazıyı okursa selamlar olsun.)

Mahalle önünde oynamak, hamur işleri yemek, bayram ziyaretleri ve köyde geçen zamanlar dışında ayaklarımı yerden kesen,  freni tutmayan, beyaza boyanmış bisikletime binme keyfim vardı.  Bir gün bisikletim ile İpar caddesinde tek başıma gezerken 100 metre öteden yaşça büyük birinin bisikletle benim istikametime doğru geldiğini gördüm. “Eyvah şimdi çarpışacağız” korkusuna kapılıp, çarpışmamak için  bisikletin direksiyonunu bir sağa bir sola kırmaya başladım. Mesafe azalınca karşımdaki insan da ne yapacağını sapıttı. Durup,  “Ne yapıyorsun manyak çocuk ?” diyebilirdi fakat o da benim gibiydi sanırım. Bisikletinin direksiyonunu sağa, sola kırmaya başladı. En son ikimizde bisikletin direksiyonunu aynı yöne kırıp, çarpıştık ve caddeye boylu boyunca kapaklandık. Yattığım yerden “Onun görüntüsü benden daha kötüdür, benden uzun boylu ne de olsa“ diyerek kendimi teselli ediyor, birinin gelip “canın acıdı mı?” gibi bir cümle ile beni yerden kaldırmasını bekliyordum. Bisikletle çarpıştığımız  kişinin yüzünü hatırlamıyorum fakat  “Araba geliyor çabuk yerden kalk “ dediği aklımda.  Gerçekten de karşıdan araba geliyordu, Teselli cümlesi, ve yardım beklentisini yerde bırakıp apar topar o kişinin yardımıyla ayağa kalkmıştım. Matematik kitabında havuz problemi değil de bisiklet problemi olsaydı  “ Birbirine uzaklığı 100 metre olan iki bisikletli kişinin …”  diye başlayan, soru cümlesinin içinde kesin yerimi alırdım.  

Dedem, babaannem, Nurten halam, Rasim amcam başta olmak üzere tüm ölmüş akrabalarımı rahmetle anıyorum. Nurlar içinde yatsınlar.

Hayatın Neresindensin?  Babamın bizi okula göndermek istemediği zamana gidelim. Okumak için linki tıklayın : 
Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY



3 Aralık 2016 Cumartesi

EBEMİ GÖRDÜM- EBEGÜMECİ (SON)

EBEGÜMECİ

Dr. Farida ile yoları ayırdıktan sonra MÖ ile MS arasına sıkışmış teknolojiye sahip bir doktora gittiğim oldu. Beğenmeyince  doğum hastanesinin doktoru ile kontrollere devam ettim.  Çalışanların sırf kadın olması nedeniyle, tercih edilen bir hastaneydi. Muayene eden tek doktor var ve bekleme salonu doğal olarak abartı kalabalıktı.  Saatlerce canım burnumda sıranın bana gelmesini beklediğim gün, “Doktor hastalandı. Evine gitti”  dedi görevli. Küfür edebiyatından kafiyeli bir dörtlük okuyup hastane doktorunu da bırakmak zorunda kaldım. Evin yakınında bir doktorun muayenehanesine gitmiştim. Kadının alnında 'İŞTE BU KADIN SENİ DOĞURTUR" yazıyordu. Şaka bir yana yaşadıklarımı anlattım, İngilizce Arapça ortaya karışık konuşup doğum yapacağım hastaneyi kararlaştırdık ve anlaştık. Bir oh çeksem...  En kısa haliyle yazarken bile yoruldum. 

39. Haftada kaynanacan bana destek olmaya gelmişti. Tek başına evin altındaki markete gidemiyor, asansöre binemiyor, evden dışarı adımını atmaya korkuyordu fakat canı sağolsun destek olmaya gelmişti. Yardımı tabii ki dokundu. Ev temizledi, yemek yaptı hatta bir sabah bana siyah kanatlı yumurta  bile haşladı. Kanatlı yumurta nedir bilmeyenler için açıklayım:  Normal yumurtayı haşlıyorsunuz fakat içinde gelişimini tamamlamamış ölü civciv var. Kaynar su ile yumurta kabuğu kırılıyor ve kanatları olan bir yumurtanız oluyor.  İşte böyle.

Cevap bekleyen bitmez sorular,  "ben dizifilm izlemem" dememe rağmen defalarca "sen de dizi film izle benimle" cümlesini duymak,  gece ayrı gündüz ayrı uykusuz kalmalar vs vs vs  derken Allah belamı vermişti. Uykusuzum, yorgunum, konuşmak istemiyorum  her yeni gün ile Lohusa sendromu öncesi hazırlık birinci Kur başlıyordu sanki. Bazen arkadaşlarımın beni evden aldığı oluyordu. Ne kadar da iyi geliyordu. Neyse...

40. Hafta bitmişti, 41. Hafta içinde de doğum gerçekleşmezse hafta sonu hastaneye yatacaktım. Perşembe günü "Yeter yahu Kızım! Bir yolunu bul ve çık artık!" demem ile birlikte perşembeyi  cumaya bağlayan gece sabaha karşı hastaneye doğuma gittim.

Doğum, doğum sonrası iki gün hastanede yatış,  Sezaryen sonrası  iki hafta koltuk tepesinde oturarak uyumak, bebek ağladığında “ Neden ağlıyor?”, uyandığında “Uyandı mı?”,  uykusu geldiğinde  “Biraz daha dursun uyutma,  sevelim.”,  “Yanımda emzirsene, niye gidiyorsun?”,  “Bezini ben değiştireyim” diye gidiyordu...  Bir de dış etkenler vardı tabii. Rabat’ a gitmek zorunda kaldığımız bir gün tanıştığımız bir Türk aile vardı mesela. Yaşça bizden büyüklerdi ve hal hatır sorduktan sonra  kaç saat ara ile uyandığı ne kadar emzirdiğim muhabbeti dönmüş, “sütün yetmiyordur”  ile final yapmıştı iletişimimiz. Kısacası ebemi bazen sözlerde bazen eylemlerde uzun bir zaman gördüm.


Bekar, evlenmiş ama çocuğu olmayan, tek çocuğu olmuş fakat ikinciyi düşünmeyen, boşanmış, evlenmiş, hamile kalmış, doğum yapmış kimseler vardır her toplumda. Bu kimselere  (gizliden veya yüzüne ) ağzına geleni söyleme hakkının olduğunu düşünen insanlar için  EBENİZİ 7D (YEDİ BOYUTLU) GÖRÜN diyorum.

Hamilelik ve doğum sürecinde Türkiye den kimsem gelemedi. Eşimin ailesi de uzak oturduğu için pek yanımda değillerdi. Bu zorlu süreçte yanımda olan, doğum sonrası hastanede benimle birlikte kalan, nazımı çeken manevi ablam Hatice başta olmak üzere yine maddi manevi yanımda olan, desteğini, sevgisini, ilgisini en samimi şekilde gösteren arkadaşlarım Ebru ve Aytaç' a çok teşekkür ederim. Fas' ın Tanca şehrinde bizleri buluşturan kadere de ayrıca minnettarım. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY

29 Kasım 2016 Salı

DENİZ, AYDINPINAR KÖYÜ, GÜNEŞ

Yaz tatilinin deniz, köy, güneş i ifade ettiği günlerdi.Anneme göre denize gitmek için denizin çarşaf gibi olma şartı vardı. Ablam ve ben her sabah heyecanla camdan denizin durumuna bakar, anneme denizin ruh hali ne olursa olsun gidelim diye ısrar ederdik.. Bazen  kızlar denizine, bazen demirhaneye, bazen de Arnavut köy denen yat limanına giderdik. Hiç unutmam bir gün kızlar denizinde yüzerken adamın biri atını denize sokup yıkamıştı. Kimi çocuğuna "Denizden çık! " diye bağırmış, kimi de yüzmeye devam etmişti.

Yaz tatillerinde köydeki kuzenlerin bize gediği  ya da bizim  köye gittiğimiz zamanlar çok eğlenirdim. Köye giden iki yol vardı. Birinci yol zeytin ağaçları boyunca ilerleyen çok uzun, tenha, düz bir yoldu. Diğer yol ise  Mudanya tepedevrente gelince sağda tabelada AYDINPINAR diye yazan yoldan aşağı inen zeytin ağaçları, çiçekler, yeşilliğin bol olduğu, zaman zaman köye gelen veya köyden giden insanlara rastladığımız yol.


KIŞ MEVSİMİNDE AYDINPINAR KÖYÜ YOLU 

Köyün girişine yakın  bir çeşme karşılardı bizi. Çeşmeye gelene kadar çok susardık. Çeşmenin yanında muhakkak  mola verip, soluklanırdık. Çeşmeyi geçtikten sonra teyzemin evi köyün girişinde 'HOŞGELDİNİZ' der gibi uzaktan görünürdü.  Bazen bizi kapıda bekleyen kuzenleri görüp o yolu koşardık. Evde veya baş başa kaldığımız dönemler Türkçe konuşurduk. Toplum içinde hele bir de gizli saklı konuşmamız gerekiyorsa  annem ve teyzelerimden miras bir dil ile anlaşırdık. TERSÇE. Kelimelerin tersten söylendiği, içinde 'ğ' harfi  geçen kelimelerin telaffuzunun komik olduğu dil. Eğlenceli planlar yapan çocuklardık. Buluşmalarımız büyük önem taşırdı.  

Teyzemin evinin bir tarafı caddeye diğer tarafı zeytin ağaçlarının ve dut ağacının olduğu bahçeye bakardı. Köy yolu ile ilgili korkunç hikayeler dinler, tuvalete tek başına gitmeye korkardık. Evde tencere tava ne bulursak hepsini müzik aleti niyetine kullanıp vur patlasın çal oynasın şarkılar söyler, oynardık. Bağ bahçe gezip gelincik toplayıp, şurup yapar, içerdik. Köyde çocuk olmanın avantajlarını "hunharca" kullanırdık.

AYDINPINAR KÖYÜ KİLİSESİ
Köyün kilisesinde köyün delisi tarafından, yukarı mahalleye gittiğimizde bakkalın olduğu muhitteki köpek tarafından, yetmezmiş gibi süt satan kadının evine gittiğimizde boynuzlarını bilemiş koçlar tarafından kovalandığımız olmuştu.  Hasanbey mahallesinde bir ay içinde yaşanacak aksiyonu köyde bir hafta içinde yaşamak mümkündü. En sakin aktivite teyzemin gönderdiği bir emaneti, yüzünde kocaman benleri ile bizi gülerek karşılayan Cazibe teyzeye  teslim etmekti.

Rahmetli Erol eniştem de çok eğlenceli bir insandı. Kuzenim Nilgün ve beni ayrıcalıklı tutardı. Nilgün, babası ile bir gün telefonda konuşurken babasının yediği kavunun kokusunu aldığını söyleyerek benim, Gülden teyzeye telefonda “KOCAN NASIL?” hatır sorumu, babamın telesekretere  “BAKINIZ HANIMEFENDİ”  ile başlayan izahat etme cümlesini sollamış, birincilik zirvesine oturmuştu. Bazen eniştemin cümlelerini evirip, çevirip güldüğümüz de olurdu. Doğuştan, sol kaşımın üstünde bazen belirgin bazen belirsiz bir yağ bezesi var. Eniştem bir gün “Kaşının üstündekini çivi çakıp alayım, yaşlandığında yüzünde kocaman duracak” demişti. Erol eniştem marangozdu. elindeki malzemeye göre şaka yapıyordu. Eniştem ile birlikte çekilmiş fotoğrafımız olsaydı burada paylaşmayı çok isterdim ama maalesef yok.

Saçlarımızı kağıtlarla sardığımız bir gecenin sabahı  kuzenim Neşe, boy aynasında saçlarını  açmaya çalışıyordu. Yanlışlıkla kağıdı keseceğine saçını kesmiş, eline bir bukle saç düşmüştü. Gülünecek bir konuydu fakat saç hassas bir konuydu. Kahkahamı içime gömmüştüm. Bugün halen  kahkaha atabiliyorsam sebebi o gün içime gömdüğüm kahkahanın hortlamasıdır dermişim. Bir gün yine o  meşhur aynanın karşısında “nurlandım nurlandım “ diye sevinen ablama denk gelmiştim. Nur sandığının sim olduğuna ikna etmemiz neyse ki uzun sürmemişti. Köyde kaldığım bir gün ne olduysa çok ağlamıştım, gözyaşımı silecek mendil, peçete bulamayınca elime geçen gazete kağıdı ile gözümü, yüzümü silmiştim. Nasıl gazeteyse baskısı yüzüme çıkmış, kuzenlerimin bana  kahkahalarla gülmesine sebep olmuştu. 

Aşure zamanı mıydı bilmiyorum ama  teyzemin  kocaman bir tencere aşure pişirdiğini hatırlıyorum. Komşusuna oturmaya gittiğinde evde yemek yokmuş gibi  aşureye yumulmuştuk. En küçük kuzenim Nilgün de bize ayak uydurmuş bizim kadar yemişti. En sonunda aşureyi bitirmiş ve rahatlamıştık. Aşure bitmişti bitmesine de Nilgün’ e fenalık gelmiş, yediği tüm aşureyi çıkarmıştı. Yine bir gün köyün yukarısında oturan diğer teyzem bizi bağa erik toplamaya götürmüştü. Erik ağacı karşıdan gözükünce olanca hızla ağaçlara koşup, ağaçtan eteklerimize erik doldurmaya başlamıştık. Arkadan bir ses geliyordu ama duymuyorduk. Daha sonra topladığımız eriklerin ekşi olduğunu, tatlı eriklerin ilerideki ağaçlarda olduğunu öğrenmiş,  eteklerimizdeki ekşi erikleri yere fırlatıp koşa koşa tatlı erik ağacına gitmiştik. Bir araya geldiğimizde muzur ile iştahlı arasında bir yerlerde gezinen çocuklardık. 

Saatin kaç olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymadığım, zamanın bana hizmet ettiği günlerde   kuzenim Nihal tembihlenmiş olacaktı ki sürekli SAAT KAÇ?  diye soruyordu. Defalarca yanlış cevap veriyordum. Hatta bazen sıkılıyor, “sorma lütfen“ diyordum. Şu an saatin kaç olduğunu biliyorsam bunu kuzenimin  sabırla defalarca sorduğu “saat kaç?” sorusuna borçluyum.

ANNEANNEMİN EVİ
Hep biz köye gitmez, kuzenler de bazen Mudanya’ ya gelirdi. Ya bizim evde,  ya da Mudanya Belediye binasının karşısında, anneannemin evinde  kalırlardı. Açıkçası anneannemin evi bizim evden çok daha eğlenceliydi.Giriş katı dahil üç katlı, müstakil bir evdi. Evin giriş katında mutfak, banyo, tuvalet vardı. Orta katında salon, üst katta da teyzelerimin kaldığı bir oda ve yanında caddeyi, belediye binasını gören (hem şoför arkası hem cam kenarı) dayımın kaldığı oda vardı. Biz genelde teyzelerimin kaldığı odayı mekan bellerdik. Daha geniş ve eğlenceliydi.  Ev, işlek bir caddeye bakmakla birlikte düğün salonunu da görüyordu. Resmi bayramlarda  kapı önüne çıkıp mehter ve bando takımının geçmesini izlerdik. Dini bayramlarda da rahmetli anneannem hepimiz için sepet şeklinde çörekler pişirirdi, yemeye kıyamazdık. Düğün salonunun görsel ve işitsel katkısını zaten söylememe bile gerek yok. Yağmurlu günlerde  Cemalaki’ nin bakkal dükkanına giderken anneannemin mantosunun içine civciv gibi doluşurduk. Rahmetli Mehmet Ali amca (Cemalaki) nın dükkanında yok yoktu. Her şey vardı fakat ara ki bulasın. 

SAİME TEYZEM
Bir gün Belediye parkındaki iğde ağaçlarından büyük bir hevesle iğde toplamıştık.Teyzemin topladığımız iğdeler ile ilgili planları olduğunu anlamış, evin kapısını temkinli açmıştık ama kapının arkasına saklanan teyzemin zamanlaması harikaydı. İğdelerimizin bir kısmını Saime teyzeme kaptırmanın üzüntüsü ile kalan iğdeleri homurdana homurdana  yemiştik. Teyzelerimin odasında oynadığımız günlerde kıyafetleri didikler ve denerdik. Aslında homurdanmaya çok ta hakkımız yoktu. Biz de az değildik.

Anneannemin evine kapıdan uğrayıp, soluklanan çok olurdu. Benim için en renkli karakter Ayşe halaydı. Rahmetli, kapıya yakın oturup soluklanır, enerjik sesiyle muhabbet eder bir de üstüne sigara yakardı. Kamburu olan yaşlı biriydi Ayşe hala,  fakat  yaşına göre hareketli  bir kadındı. Müstakil evde otururdu ve evi çok çok eskiydi. Bir gün evde ayağı takılmış, yuvarlanmış ve düşmemek için bir yere tutunmuş, kimse sesini duymayınca ‘ne olacaksa olsun’ misali elini bırakmış, çılgın bir kadındı. O, sigara tüttürdükçe çocuk olarak sigaranın nasıl bir şey olduğunu merak eder olmuştuk. Bu merakımızı gidermek için  Neşe, Nihal, ablam ve ben plan yapmış, anneannemi, Ayşe halayı tanıyan Cemalaki dışında bir bakkaldan sigara almaya karar vermiştik. 'KAYMAZ BAKKALİYESİ' tabelası geldi şimdi gözümün önüne. Yanılıyor da olabilirim.

Normalde o yaşlardaki çocuklara sigara satılmazdı fakat bakkal dükkanında o an bakkalın oğlu duruyordu ve bizden sadece üç dört yaş büyüktü.  "Ayşe halaya sigara alacağız" diyerek sigarayı almıştık. Sanırım bize inanmıştı, inanır gibi yapmıştı ya da umurunda bile değildi. BİRİNCİ sigarası almıştık. Gizli saklı anneannemin evinin üst katına çıkıp, kapıyı kapattık. Türk filmlerinde kötü kadın karakterleri gibi yattığımız yerden birinci sigarası tüttürüyorduk. Rahmetli anneannemin ipe dizip kurumaya bıraktığı incirleri de aperatif olarak tırtıklıyorduk. Küçücük odada cam açık bile olsa dört kişi sigara içtiğinde kokusu elbet evin her tarafına yayılırdı. Anneannem sigara kokusunu duyar duymaz evin üst katına gelmiş ve bizi  keş gibi sigara içerken yakalayıp,  henüz bitmemiş birinci sigarası paketini elimizden almıştı, Harçlıklarımızı voltran yapıp aldığımız birinci sigarası paketini anneanneme kaptırdığımıza çok  üzülmüş, 'büyük ihtimal dayıma yar oldu' diye de hayıflanmıştık. 

 DEDEM  - ANNEANNEM 

Dedemi hiç tanıma fırsatımız olmadı. Annem ve teyzem evlenmeden önce vefat etmiş. Kumyaka doğumlu olup, Mudanya'da Kalaycı Ahmet olarak bilinen, yardımsever iyi bir insanmış. Aydınpınar kadar olmasa da Kumyaka köyüne de gittiğimiz olurdu. Saime halanın evi halen hatırımda. 

Anneannem ise Aydınpınar Köyünde doğmuş.  Genç yaşta dul kalınca evin bütün yükünü sırtlanmış, çalışıp evin geçimini sağlamış güçlü bir kadındı. 


Başta dedem olmak üzere Anneannem, Erol eniştem, Ayşe hala, Saime hala ve Mehmet Ali amcayı (Cemalaki) rahmetle anıyorum. Nurlar içinde yatsınlar.

Kuzenlerim ile yaşadığımız çocukluk anılarımı bir yazı ile anlatmak tabii ki mümkün değil. Satırlara sığdığı kadarıyla aktarmaya çalıştım.  Çocukluğumun güzel anılarına ev sahipliği yapan Aydınpınar köyüne selamlar olsun.


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:

 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos





Okuduğunuz için teşekkür ederim

Sevda ELARABY



28 Kasım 2016 Pazartesi

YETER! KIZIMIN ADINI KAMİL KOYACAĞIM

Bebeğin cinsiyetini öğrendikten sonra başladı isim arama çalışmalarım. İsimlerin anlamları, isimlerin enerjisi, soyadı ile uyumu, Fas ve Türkiye' ye uyumu bir de Fransızca, İngilizce telaffuzu gibi gibi gidiyordu bu olayın zorlukları...  Sonuçta bir ömür kimliğinde taşıyacaktı. Ne isimler koyanlar vardı, Çocuk gittiği yerde ya ismini doğru söylesinler ya da doğru yazsınlar diye mücadele ediyor veya komik kelimeye dönüşecek bir isim ise alay konusu oluyordu.

İnternetten ve kitaplardan araştır araştır derken 'CANSU ' fena gelmedi gözüme. Kensu şansu gibisinden telaffuzlar yüzünden elemek zorunda kaldım. 'HİLAL'  diye düşündüm Fas' ta erkek ismi olduğunu öğrendim o da listeden çıktı.  'MARIA' koysam. Bir çok ülkede de kullanılan bir isim dedim. Hoplaya zıplaya tuğlaları kıran bastı bacak MARIO yu hatırladım  Türkiye' ye gittiğimizde çocuk ile dalga geçerler dedim vazgeçtim. Melek koymak istesem Fas' ta 'MELEK' olarak değil 'MALAK' olarak geçiyor. Şaka gibi...

MOUNA güzel isim dedi arkadaşım. Güzel olmasına güzel de başına My koyduğunda My Mouna (maymuna) oluyor. Kayın valide KAWTAR in güzel isim olduğunu düşünüyordu Türkçe hali KEVSER. Dili dönmüyormuş ta ismi yanlış söylüyormuş gibi. Osman a da Otman diyorlar bu arada. 'EMİNE' koy dendi. Fas' ta 'Amina' diye geçiyor. Bu ismin bir de büyük harflerle yazılması vardı ki 'İ' harfi oluyor 'I'.  Bu ismi de eledim.

Bir isim bulmuşum gibi iki isim mi koysam acaba dedim ve başladım çifte araştırma yapmaya. Biri Fas ta diğeri Türkiye' de kullanılan bir isim olacaktı ama aynı zamanda birkaç ülkede daha kullanılan bir isim olmalıydı. 'ŞEBNEM'  Türk ismi, 'FARAH' Fas' lı ismiydi. 'ŞEBNEM FARAH' kulağa hoş geliyordu fakat ÇİN MALI Şebnem Ferah gibi bir izlenim bırakıyordu. İyice makaraya aldım ASLI FASLI diye düşündüm daha sonra  Aydan koyayım ikinci ismi de Nadia (okunuşuyla: Nadya) olsun, biri düzden diğeri tersten okunuşu ile  akıllara çivi gibi çakılsın demiş ve iyi gülmüştüm.

O kadar sıkılmıştım ki artık kızın adını KAMİL koyayım da kurtulayım dedim. Bir gün Fas' lı öğretmen arkadaşım ile buluştum. 'Bana bildiğin tüm Fas' lı modern kız isimlerini say dedim." Sağolsun tek tek saydı. Bazı isimler hoşuma gitti ve en son' JULIA' demesi ile "Tamam bu." dedim. İspanyolca telaffuzu teyzesinin adını (Hülya) andırıyordu.

Eşimin ailesi öğrenince pek beğenmemiş olacaklar ki telefon ile aradıklarında önce bir hatır soruyorlar sonra bir sürü isim sıralıyorlardı. Kişi kararlı olunca çok ta tınlamıyordu önerileri." İsmi belli, kesin kararımdır. Boşuna kendinizi yormayın." diyerek konuyu uzatmadan kapatmıştım.

Her ihtimale karşı bir isim daha bulmam gerekiyordu. Olur ya sorun çıkartabilirlerdi. Arkadaşım her ne kadar Fas'lı ismi dese de belki resmi kurumlar kabul etmez diyerek çok sevdiğim, eşim ve annemin de beğendiği ZEYNEP ismine karar vermiştim. Julia benim, Zeyneb ise eşimin, ailesinin ve annemin sevdiği beğendiği isimdi fakat bence de Zeynep ismi çok hoştu.

Çocuk doğdu. Ben lohusa. Eşim kimlik işlemleri için koşturuyor derken eşimden bir telefon geldi. " "Julia ismini kabul etmiyorlar," dedi. "O zaman Zeynep yazdır" dedim. "O ismi de ZİNEB yazmak istiyorlar" dedi. Gözlerimden ateş püskürdü o an. O kadar kararlıydım ki.  JULIA kızımın kimliğinde yazacaktı. "Ne yap, et o isimlerin ikisini de kabul ettir. Zineb ismini de asla kabul etmiyorum. " demem ile  telefonu kapattık. Zineb kocaman bir kadın ismi gibiydi. Allah ne verdiyse önce Zineb ismine sonra da memura giydirmiştim.

Neyse... Eşimden pek ümitli değildim. Sessiz, sakin ve uyar oğluydu. Kesin halledemez, lohusa halimle beraber koşturacağız galiba diye düşünürken  eşim yine aramıştı. "Julia ismini kabul ediyorlar fakat yanında ZEYNEB  olmak koşuluyla" dedi. Kısaca Zeynep olmuştu ZEYNEB. Buna da razıydım.

Gel gelelim eşimin ailesi kızım doğduktan sonra kızımın adını 9 ay boyunca 'ZİNEB ' olarak telaffuz etmekte ısrar etmişti. Bu nedenle olabildiğince az görüştüm. En sonunda görümcelere hediyeler verdim. Hediyeleri verirken soy sop sülaleye kızımın adının doğru telaffuzunu öğreteceklerine dair söz aldım. Çok şükür artık Zeyneb diyorlar.

Julia adını ne kadar sıklıkla kullanıyorsun? derseniz. Sanırım herkes Zeyneb diye çağırınca ağız alışkanlığı ben de çoğunlukla Zeyneb diye çağırdım fakat gönlümden geçen Julia demek. Yeni seneye girmemiz ile Julia ismi ile çağırmaya başlayacağım kısmetse.

Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:
 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos



Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY

26 Kasım 2016 Cumartesi

EBEMİ GÖRDÜM - 3 / NE ÇEKTİN BE SEVDA!

   

Bir hafta sonu eşim Pazar alışverişi için evden çıktıktan sonra kendimi kötü hissetmiş, daha sonra kanamam olduğunu  fark etmiştim. Eşimi defalarca aramama rağmen ulaşamamıştım. Kapıyı yanlışlıkla  üstüme kilitlemiş ve pazara gitmişti. 

Küfür dağarcığım bir anda gelişmiş anahtarın deliğine kadar saydırmıştım. Arkadaşım Aytaç'ı aramam ile arkadaşımın kapımızda belirmesi, telefonundaki aramaları görünce eşimin  bana telefon ile geri dönüşü aynı anda olmuştu. Benim anahtarımı aldığına göre kendi anahtarı evde bir yerlerdeydi. En azından öyle umut etmek istiyordum. İçine canavar kaçmış gibi bir konuşma yapmıştım eşimle  ve anahtarın iş çantasında olduğunu öğrenmiştim. Kaç dakika aradığımı hatırlamıyorum. En sonunda İş çantasının en küçük gözünde bulmuş,  sövgülerle çıkardığım anahtar ile kapıyı açmıştım.  Hiç vakit kaybetmeden arabanın ön koltuğuna oturmuş, ayaklarımı havaya dikerek arabanın ön camının boşluğuna koymuştum.  Tanca' da yaşayan, manevi ablam Hatice de doğum hastanesini arayıp acil doktor çağırmalarını istemişti. Malum Fas. Hastaneye gidip, doktor bulamamak var.

Dikiz aynasından eşimi görünce arkadaşıma  “Bas gaza, alma şunu arabaya” dediğimi hatırlıyorum. Arkadaşım beni dinlemeyip  tabii ki  eşime seslenmişti.  Hastaneye giden yol ne uzundu. Daha doğrusu eşim taksinin bizi götürdüğü, bizim  bildiğimiz tek yol tarifini vermişti. O da en uzun yolmuş. Yani buradan çıkaracağımız sonuç taksi şoförü bizi güzel öpüyormuş.  Yolda çalışmaların olduğu mahallelere denk geliyor, yolumuzu değiştiriyorduk. Yol uzadıkça uzuyordu. Bir ara Pazar pazarının olduğu yola girmiş, park etmeye çalışan insanların aracına çarpmadan ve park ettirmeye çalışan insanları o panikle  ezmeden geçmeyi başarmıştık.

Hastaneye vardığımızda Doktor henüz gelmemişti. Beni dinlenmem için bekleme salonuna almışlar, ben de bebeğimi kaybettim kesin diye ağlamaya başlamıştım. Bazı korkular insanın içine yerleştiğinde hortlaması çok kolay oluyordu. ÖYLE BİR ŞEYDİ İŞTE...

Doktor geldiğinde arkadaşlarımın verdiği moral ile muayenehaneye çıktım. Ultrasonda bebeğim elini hareket ettiriyordu. Beynim nasıl yandıysa artık "Kalbi atıyor mu? " diye sordum. Çocuk hareket ediyor fakat ben halen emin olmak istiyordum. “Kalbi atıyor dedi” doktor, ruh halimi tahmin ederek. Tahliller, enjeksiyonlar, kontrole gitmeler vs vs derken uzun zamanlı yatak istirahati verildi. Yemeğimi arkadaşlarım yapıyor, evin temizliğine evlerinde çalıştırdıkları kızları gönderiyorlardı. 

Doktor Farida ya halen devam ediyordum. Oysa ki düşük riskimi atlatma döneminde hiçbir faydası olmamıştı. Tek avantajı evimize yakın olması ve muayenehanesinde fazla beklemiyor oluşumdu. İstediği tahliller, test sonuçları iyi çıkmıştı fakat açıklamaları “GOOD, VERY GOOD, NO PROBLEM “ den ve arada Arapça birkaç kelimeden (  sorun değil, iyi, tamam gibisinden) ibaretti. Ofisine girerken İspanyolca  karşılıyor, ofisten ayrılırken Fransızca  uğurluyordu. Dil pabuç gibiydi de ayrıntıya önem vermiyordu.

Eşim doktora soru sormaya çekiniyordu. İçeride bekleyen hastalara ayıp olacağını ve doktorun verdiği bilginin yeterli olacağına inanıyordu. Eve geldiğimizde  internetten ne bunlar diye tekrar araştırıyordum. Bir keresinde toksoplazma test sonucumun riskli olduğunu fark ettim. Çıplak elle hayvan etine dokunma, sebzeleri çok iyi yıka gibi gibi devam ediyordu yapmam gerekenler. “Bu kadın neden bana bunları söylemedi? Böyle olmaz!  diyerek  ofisine gittiğimde durumu anlattım. “Yes “ diye başladı cümleye. Okuduklarımın aynısını söyledi.  Genişçe bir kaba su koy, içine ÇAMAŞIR SUYU DAMLAT , sebzeleri o suda beklet” diye de ilave etti. Hangi marka çamaşır suyu alayım diye sorsa mıydım?..  Dediğini uygulamadım tabii. ‘OHA’ demenin ne anlama geldiğini biliyor olsaydı en okkalısından bir ‘OHA!’ demek hiç fena olmazdı.


Haftaya EBEMİ GÖRDÜM son bölüm ile yayında olacak. Kusurum olduysa affola.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda Elaraby



Bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında 
TAKİP ET butonunu tıklamayı unutmayın.