29 Kasım 2016 Salı

DENİZ, AYDINPINAR KÖYÜ, GÜNEŞ

Yaz tatilinin deniz, köy, güneş i ifade ettiği günlerdi.Anneme göre denize gitmek için denizin çarşaf gibi olma şartı vardı. Ablam ve ben her sabah heyecanla camdan denizin durumuna bakar, anneme denizin ruh hali ne olursa olsun gidelim diye ısrar ederdik.. Bazen  kızlar denizine, bazen demirhaneye, bazen de Arnavut köy denen yat limanına giderdik. Hiç unutmam bir gün kızlar denizinde yüzerken adamın biri atını denize sokup yıkamıştı. Kimi çocuğuna "Denizden çık! " diye bağırmış, kimi de yüzmeye devam etmişti.

Yaz tatillerinde köydeki kuzenlerin bize gediği  ya da bizim  köye gittiğimiz zamanlar çok eğlenirdim. Köye giden iki yol vardı. Birinci yol zeytin ağaçları boyunca ilerleyen çok uzun, tenha, düz bir yoldu. Diğer yol ise  Mudanya tepedevrente gelince sağda tabelada AYDINPINAR diye yazan yoldan aşağı inen zeytin ağaçları, çiçekler, yeşilliğin bol olduğu, zaman zaman köye gelen veya köyden giden insanlara rastladığımız yol.


KIŞ MEVSİMİNDE AYDINPINAR KÖYÜ YOLU 

Köyün girişine yakın  bir çeşme karşılardı bizi. Çeşmeye gelene kadar çok susardık. Çeşmenin yanında muhakkak  mola verip, soluklanırdık. Çeşmeyi geçtikten sonra teyzemin evi köyün girişinde 'HOŞGELDİNİZ' der gibi uzaktan görünürdü.  Bazen bizi kapıda bekleyen kuzenleri görüp o yolu koşardık. Evde veya baş başa kaldığımız dönemler Türkçe konuşurduk. Toplum içinde hele bir de gizli saklı konuşmamız gerekiyorsa  annem ve teyzelerimden miras bir dil ile anlaşırdık. TERSÇE. Kelimelerin tersten söylendiği, içinde 'ğ' harfi  geçen kelimelerin telaffuzunun komik olduğu dil. Eğlenceli planlar yapan çocuklardık. Buluşmalarımız büyük önem taşırdı.  

Teyzemin evinin bir tarafı caddeye diğer tarafı zeytin ağaçlarının ve dut ağacının olduğu bahçeye bakardı. Köy yolu ile ilgili korkunç hikayeler dinler, tuvalete tek başına gitmeye korkardık. Evde tencere tava ne bulursak hepsini müzik aleti niyetine kullanıp vur patlasın çal oynasın şarkılar söyler, oynardık. Bağ bahçe gezip gelincik toplayıp, şurup yapar, içerdik. Köyde çocuk olmanın avantajlarını "hunharca" kullanırdık.

AYDINPINAR KÖYÜ KİLİSESİ
Köyün kilisesinde köyün delisi tarafından, yukarı mahalleye gittiğimizde bakkalın olduğu muhitteki köpek tarafından, yetmezmiş gibi süt satan kadının evine gittiğimizde boynuzlarını bilemiş koçlar tarafından kovalandığımız olmuştu.  Hasanbey mahallesinde bir ay içinde yaşanacak aksiyonu köyde bir hafta içinde yaşamak mümkündü. En sakin aktivite teyzemin gönderdiği bir emaneti, yüzünde kocaman benleri ile bizi gülerek karşılayan Cazibe teyzeye  teslim etmekti.

Rahmetli Erol eniştem de çok eğlenceli bir insandı. Kuzenim Nilgün ve beni ayrıcalıklı tutardı. Nilgün, babası ile bir gün telefonda konuşurken babasının yediği kavunun kokusunu aldığını söyleyerek benim, Gülden teyzeye telefonda “KOCAN NASIL?” hatır sorumu, babamın telesekretere  “BAKINIZ HANIMEFENDİ”  ile başlayan izahat etme cümlesini sollamış, birincilik zirvesine oturmuştu. Bazen eniştemin cümlelerini evirip, çevirip güldüğümüz de olurdu. Doğuştan, sol kaşımın üstünde bazen belirgin bazen belirsiz bir yağ bezesi var. Eniştem bir gün “Kaşının üstündekini çivi çakıp alayım, yaşlandığında yüzünde kocaman duracak” demişti. Erol eniştem marangozdu. elindeki malzemeye göre şaka yapıyordu. Eniştem ile birlikte çekilmiş fotoğrafımız olsaydı burada paylaşmayı çok isterdim ama maalesef yok.

Saçlarımızı kağıtlarla sardığımız bir gecenin sabahı  kuzenim Neşe, boy aynasında saçlarını  açmaya çalışıyordu. Yanlışlıkla kağıdı keseceğine saçını kesmiş, eline bir bukle saç düşmüştü. Gülünecek bir konuydu fakat saç hassas bir konuydu. Kahkahamı içime gömmüştüm. Bugün halen  kahkaha atabiliyorsam sebebi o gün içime gömdüğüm kahkahanın hortlamasıdır dermişim. Bir gün yine o  meşhur aynanın karşısında “nurlandım nurlandım “ diye sevinen ablama denk gelmiştim. Nur sandığının sim olduğuna ikna etmemiz neyse ki uzun sürmemişti. Köyde kaldığım bir gün ne olduysa çok ağlamıştım, gözyaşımı silecek mendil, peçete bulamayınca elime geçen gazete kağıdı ile gözümü, yüzümü silmiştim. Nasıl gazeteyse baskısı yüzüme çıkmış, kuzenlerimin bana  kahkahalarla gülmesine sebep olmuştu. 

Aşure zamanı mıydı bilmiyorum ama  teyzemin  kocaman bir tencere aşure pişirdiğini hatırlıyorum. Komşusuna oturmaya gittiğinde evde yemek yokmuş gibi  aşureye yumulmuştuk. En küçük kuzenim Nilgün de bize ayak uydurmuş bizim kadar yemişti. En sonunda aşureyi bitirmiş ve rahatlamıştık. Aşure bitmişti bitmesine de Nilgün’ e fenalık gelmiş, yediği tüm aşureyi çıkarmıştı. Yine bir gün köyün yukarısında oturan diğer teyzem bizi bağa erik toplamaya götürmüştü. Erik ağacı karşıdan gözükünce olanca hızla ağaçlara koşup, ağaçtan eteklerimize erik doldurmaya başlamıştık. Arkadan bir ses geliyordu ama duymuyorduk. Daha sonra topladığımız eriklerin ekşi olduğunu, tatlı eriklerin ilerideki ağaçlarda olduğunu öğrenmiş,  eteklerimizdeki ekşi erikleri yere fırlatıp koşa koşa tatlı erik ağacına gitmiştik. Bir araya geldiğimizde muzur ile iştahlı arasında bir yerlerde gezinen çocuklardık. 

Saatin kaç olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymadığım, zamanın bana hizmet ettiği günlerde   kuzenim Nihal tembihlenmiş olacaktı ki sürekli SAAT KAÇ?  diye soruyordu. Defalarca yanlış cevap veriyordum. Hatta bazen sıkılıyor, “sorma lütfen“ diyordum. Şu an saatin kaç olduğunu biliyorsam bunu kuzenimin  sabırla defalarca sorduğu “saat kaç?” sorusuna borçluyum.

ANNEANNEMİN EVİ
Hep biz köye gitmez, kuzenler de bazen Mudanya’ ya gelirdi. Ya bizim evde,  ya da Mudanya Belediye binasının karşısında, anneannemin evinde  kalırlardı. Açıkçası anneannemin evi bizim evden çok daha eğlenceliydi.Giriş katı dahil üç katlı, müstakil bir evdi. Evin giriş katında mutfak, banyo, tuvalet vardı. Orta katında salon, üst katta da teyzelerimin kaldığı bir oda ve yanında caddeyi, belediye binasını gören (hem şoför arkası hem cam kenarı) dayımın kaldığı oda vardı. Biz genelde teyzelerimin kaldığı odayı mekan bellerdik. Daha geniş ve eğlenceliydi.  Ev, işlek bir caddeye bakmakla birlikte düğün salonunu da görüyordu. Resmi bayramlarda  kapı önüne çıkıp mehter ve bando takımının geçmesini izlerdik. Dini bayramlarda da rahmetli anneannem hepimiz için sepet şeklinde çörekler pişirirdi, yemeye kıyamazdık. Düğün salonunun görsel ve işitsel katkısını zaten söylememe bile gerek yok. Yağmurlu günlerde  Cemalaki’ nin bakkal dükkanına giderken anneannemin mantosunun içine civciv gibi doluşurduk. Rahmetli Mehmet Ali amca (Cemalaki) nın dükkanında yok yoktu. Her şey vardı fakat ara ki bulasın. 

SAİME TEYZEM
Bir gün Belediye parkındaki iğde ağaçlarından büyük bir hevesle iğde toplamıştık.Teyzemin topladığımız iğdeler ile ilgili planları olduğunu anlamış, evin kapısını temkinli açmıştık ama kapının arkasına saklanan teyzemin zamanlaması harikaydı. İğdelerimizin bir kısmını Saime teyzeme kaptırmanın üzüntüsü ile kalan iğdeleri homurdana homurdana  yemiştik. Teyzelerimin odasında oynadığımız günlerde kıyafetleri didikler ve denerdik. Aslında homurdanmaya çok ta hakkımız yoktu. Biz de az değildik.

Anneannemin evine kapıdan uğrayıp, soluklanan çok olurdu. Benim için en renkli karakter Ayşe halaydı. Rahmetli, kapıya yakın oturup soluklanır, enerjik sesiyle muhabbet eder bir de üstüne sigara yakardı. Kamburu olan yaşlı biriydi Ayşe hala,  fakat  yaşına göre hareketli  bir kadındı. Müstakil evde otururdu ve evi çok çok eskiydi. Bir gün evde ayağı takılmış, yuvarlanmış ve düşmemek için bir yere tutunmuş, kimse sesini duymayınca ‘ne olacaksa olsun’ misali elini bırakmış, çılgın bir kadındı. O, sigara tüttürdükçe çocuk olarak sigaranın nasıl bir şey olduğunu merak eder olmuştuk. Bu merakımızı gidermek için  Neşe, Nihal, ablam ve ben plan yapmış, anneannemi, Ayşe halayı tanıyan Cemalaki dışında bir bakkaldan sigara almaya karar vermiştik. 'KAYMAZ BAKKALİYESİ' tabelası geldi şimdi gözümün önüne. Yanılıyor da olabilirim.

Normalde o yaşlardaki çocuklara sigara satılmazdı fakat bakkal dükkanında o an bakkalın oğlu duruyordu ve bizden sadece üç dört yaş büyüktü.  "Ayşe halaya sigara alacağız" diyerek sigarayı almıştık. Sanırım bize inanmıştı, inanır gibi yapmıştı ya da umurunda bile değildi. BİRİNCİ sigarası almıştık. Gizli saklı anneannemin evinin üst katına çıkıp, kapıyı kapattık. Türk filmlerinde kötü kadın karakterleri gibi yattığımız yerden birinci sigarası tüttürüyorduk. Rahmetli anneannemin ipe dizip kurumaya bıraktığı incirleri de aperatif olarak tırtıklıyorduk. Küçücük odada cam açık bile olsa dört kişi sigara içtiğinde kokusu elbet evin her tarafına yayılırdı. Anneannem sigara kokusunu duyar duymaz evin üst katına gelmiş ve bizi  keş gibi sigara içerken yakalayıp,  henüz bitmemiş birinci sigarası paketini elimizden almıştı, Harçlıklarımızı voltran yapıp aldığımız birinci sigarası paketini anneanneme kaptırdığımıza çok  üzülmüş, 'büyük ihtimal dayıma yar oldu' diye de hayıflanmıştık. 

 DEDEM  - ANNEANNEM 

Dedemi hiç tanıma fırsatımız olmadı. Annem ve teyzem evlenmeden önce vefat etmiş. Kumyaka doğumlu olup, Mudanya'da Kalaycı Ahmet olarak bilinen, yardımsever iyi bir insanmış. Aydınpınar kadar olmasa da Kumyaka köyüne de gittiğimiz olurdu. Saime halanın evi halen hatırımda. 

Anneannem ise Aydınpınar Köyünde doğmuş.  Genç yaşta dul kalınca evin bütün yükünü sırtlanmış, çalışıp evin geçimini sağlamış güçlü bir kadındı. 


Başta dedem olmak üzere Anneannem, Erol eniştem, Ayşe hala, Saime hala ve Mehmet Ali amcayı (Cemalaki) rahmetle anıyorum. Nurlar içinde yatsınlar.

Kuzenlerim ile yaşadığımız çocukluk anılarımı bir yazı ile anlatmak tabii ki mümkün değil. Satırlara sığdığı kadarıyla aktarmaya çalıştım.  Çocukluğumun güzel anılarına ev sahipliği yapan Aydınpınar köyüne selamlar olsun.


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:

 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos





Okuduğunuz için teşekkür ederim

Sevda ELARABY



28 Kasım 2016 Pazartesi

YETER! KIZIMIN ADINI KAMİL KOYACAĞIM

Bebeğin cinsiyetini öğrendikten sonra başladı isim arama çalışmalarım. İsimlerin anlamları, isimlerin enerjisi, soyadı ile uyumu, Fas ve Türkiye' ye uyumu bir de Fransızca, İngilizce telaffuzu gibi gibi gidiyordu bu olayın zorlukları...  Sonuçta bir ömür kimliğinde taşıyacaktı. Ne isimler koyanlar vardı, Çocuk gittiği yerde ya ismini doğru söylesinler ya da doğru yazsınlar diye mücadele ediyor veya komik kelimeye dönüşecek bir isim ise alay konusu oluyordu.

İnternetten ve kitaplardan araştır araştır derken 'CANSU ' fena gelmedi gözüme. Kensu şansu gibisinden telaffuzlar yüzünden elemek zorunda kaldım. 'HİLAL'  diye düşündüm Fas' ta erkek ismi olduğunu öğrendim o da listeden çıktı.  'MARIA' koysam. Bir çok ülkede de kullanılan bir isim dedim. Hoplaya zıplaya tuğlaları kıran bastı bacak MARIO yu hatırladım  Türkiye' ye gittiğimizde çocuk ile dalga geçerler dedim vazgeçtim. Melek koymak istesem Fas' ta 'MELEK' olarak değil 'MALAK' olarak geçiyor. Şaka gibi...

MOUNA güzel isim dedi arkadaşım. Güzel olmasına güzel de başına My koyduğunda My Mouna (maymuna) oluyor. Kayın valide KAWTAR in güzel isim olduğunu düşünüyordu Türkçe hali KEVSER. Dili dönmüyormuş ta ismi yanlış söylüyormuş gibi. Osman a da Otman diyorlar bu arada. 'EMİNE' koy dendi. Fas' ta 'Amina' diye geçiyor. Bu ismin bir de büyük harflerle yazılması vardı ki 'İ' harfi oluyor 'I'.  Bu ismi de eledim.

Bir isim bulmuşum gibi iki isim mi koysam acaba dedim ve başladım çifte araştırma yapmaya. Biri Fas ta diğeri Türkiye' de kullanılan bir isim olacaktı ama aynı zamanda birkaç ülkede daha kullanılan bir isim olmalıydı. 'ŞEBNEM'  Türk ismi, 'FARAH' Fas' lı ismiydi. 'ŞEBNEM FARAH' kulağa hoş geliyordu fakat ÇİN MALI Şebnem Ferah gibi bir izlenim bırakıyordu. İyice makaraya aldım ASLI FASLI diye düşündüm daha sonra  Aydan koyayım ikinci ismi de Nadia (okunuşuyla: Nadya) olsun, biri düzden diğeri tersten okunuşu ile  akıllara çivi gibi çakılsın demiş ve iyi gülmüştüm.

O kadar sıkılmıştım ki artık kızın adını KAMİL koyayım da kurtulayım dedim. Bir gün Fas' lı öğretmen arkadaşım ile buluştum. 'Bana bildiğin tüm Fas' lı modern kız isimlerini say dedim." Sağolsun tek tek saydı. Bazı isimler hoşuma gitti ve en son' JULIA' demesi ile "Tamam bu." dedim. İspanyolca telaffuzu teyzesinin adını (Hülya) andırıyordu.

Eşimin ailesi öğrenince pek beğenmemiş olacaklar ki telefon ile aradıklarında önce bir hatır soruyorlar sonra bir sürü isim sıralıyorlardı. Kişi kararlı olunca çok ta tınlamıyordu önerileri." İsmi belli, kesin kararımdır. Boşuna kendinizi yormayın." diyerek konuyu uzatmadan kapatmıştım.

Her ihtimale karşı bir isim daha bulmam gerekiyordu. Olur ya sorun çıkartabilirlerdi. Arkadaşım her ne kadar Fas'lı ismi dese de belki resmi kurumlar kabul etmez diyerek çok sevdiğim, eşim ve annemin de beğendiği ZEYNEP ismine karar vermiştim. Julia benim, Zeyneb ise eşimin, ailesinin ve annemin sevdiği beğendiği isimdi fakat bence de Zeynep ismi çok hoştu.

Çocuk doğdu. Ben lohusa. Eşim kimlik işlemleri için koşturuyor derken eşimden bir telefon geldi. " "Julia ismini kabul etmiyorlar," dedi. "O zaman Zeynep yazdır" dedim. "O ismi de ZİNEB yazmak istiyorlar" dedi. Gözlerimden ateş püskürdü o an. O kadar kararlıydım ki.  JULIA kızımın kimliğinde yazacaktı. "Ne yap, et o isimlerin ikisini de kabul ettir. Zineb ismini de asla kabul etmiyorum. " demem ile  telefonu kapattık. Zineb kocaman bir kadın ismi gibiydi. Allah ne verdiyse önce Zineb ismine sonra da memura giydirmiştim.

Neyse... Eşimden pek ümitli değildim. Sessiz, sakin ve uyar oğluydu. Kesin halledemez, lohusa halimle beraber koşturacağız galiba diye düşünürken  eşim yine aramıştı. "Julia ismini kabul ediyorlar fakat yanında ZEYNEB  olmak koşuluyla" dedi. Kısaca Zeynep olmuştu ZEYNEB. Buna da razıydım.

Gel gelelim eşimin ailesi kızım doğduktan sonra kızımın adını 9 ay boyunca 'ZİNEB ' olarak telaffuz etmekte ısrar etmişti. Bu nedenle olabildiğince az görüştüm. En sonunda görümcelere hediyeler verdim. Hediyeleri verirken soy sop sülaleye kızımın adının doğru telaffuzunu öğreteceklerine dair söz aldım. Çok şükür artık Zeyneb diyorlar.

Julia adını ne kadar sıklıkla kullanıyorsun? derseniz. Sanırım herkes Zeyneb diye çağırınca ağız alışkanlığı ben de çoğunlukla Zeyneb diye çağırdım fakat gönlümden geçen Julia demek. Yeni seneye girmemiz ile Julia ismi ile çağırmaya başlayacağım kısmetse.

Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:
 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos



Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY

26 Kasım 2016 Cumartesi

EBEMİ GÖRDÜM - 3 / NE ÇEKTİN BE SEVDA!

   

Bir hafta sonu eşim Pazar alışverişi için evden çıktıktan sonra kendimi kötü hissetmiş, daha sonra kanamam olduğunu  fark etmiştim. Eşimi defalarca aramama rağmen ulaşamamıştım. Kapıyı yanlışlıkla  üstüme kilitlemiş ve pazara gitmişti. 

Küfür dağarcığım bir anda gelişmiş anahtarın deliğine kadar saydırmıştım. Arkadaşım Aytaç'ı aramam ile arkadaşımın kapımızda belirmesi, telefonundaki aramaları görünce eşimin  bana telefon ile geri dönüşü aynı anda olmuştu. Benim anahtarımı aldığına göre kendi anahtarı evde bir yerlerdeydi. En azından öyle umut etmek istiyordum. İçine canavar kaçmış gibi bir konuşma yapmıştım eşimle  ve anahtarın iş çantasında olduğunu öğrenmiştim. Kaç dakika aradığımı hatırlamıyorum. En sonunda İş çantasının en küçük gözünde bulmuş,  sövgülerle çıkardığım anahtar ile kapıyı açmıştım.  Hiç vakit kaybetmeden arabanın ön koltuğuna oturmuş, ayaklarımı havaya dikerek arabanın ön camının boşluğuna koymuştum.  Tanca' da yaşayan, manevi ablam Hatice de doğum hastanesini arayıp acil doktor çağırmalarını istemişti. Malum Fas. Hastaneye gidip, doktor bulamamak var.

Dikiz aynasından eşimi görünce arkadaşıma  “Bas gaza, alma şunu arabaya” dediğimi hatırlıyorum. Arkadaşım beni dinlemeyip  tabii ki  eşime seslenmişti.  Hastaneye giden yol ne uzundu. Daha doğrusu eşim taksinin bizi götürdüğü, bizim  bildiğimiz tek yol tarifini vermişti. O da en uzun yolmuş. Yani buradan çıkaracağımız sonuç taksi şoförü bizi güzel öpüyormuş.  Yolda çalışmaların olduğu mahallelere denk geliyor, yolumuzu değiştiriyorduk. Yol uzadıkça uzuyordu. Bir ara Pazar pazarının olduğu yola girmiş, park etmeye çalışan insanların aracına çarpmadan ve park ettirmeye çalışan insanları o panikle  ezmeden geçmeyi başarmıştık.

Hastaneye vardığımızda Doktor henüz gelmemişti. Beni dinlenmem için bekleme salonuna almışlar, ben de bebeğimi kaybettim kesin diye ağlamaya başlamıştım. Bazı korkular insanın içine yerleştiğinde hortlaması çok kolay oluyordu. ÖYLE BİR ŞEYDİ İŞTE...

Doktor geldiğinde arkadaşlarımın verdiği moral ile muayenehaneye çıktım. Ultrasonda bebeğim elini hareket ettiriyordu. Beynim nasıl yandıysa artık "Kalbi atıyor mu? " diye sordum. Çocuk hareket ediyor fakat ben halen emin olmak istiyordum. “Kalbi atıyor dedi” doktor, ruh halimi tahmin ederek. Tahliller, enjeksiyonlar, kontrole gitmeler vs vs derken uzun zamanlı yatak istirahati verildi. Yemeğimi arkadaşlarım yapıyor, evin temizliğine evlerinde çalıştırdıkları kızları gönderiyorlardı. 

Doktor Farida ya halen devam ediyordum. Oysa ki düşük riskimi atlatma döneminde hiçbir faydası olmamıştı. Tek avantajı evimize yakın olması ve muayenehanesinde fazla beklemiyor oluşumdu. İstediği tahliller, test sonuçları iyi çıkmıştı fakat açıklamaları “GOOD, VERY GOOD, NO PROBLEM “ den ve arada Arapça birkaç kelimeden (  sorun değil, iyi, tamam gibisinden) ibaretti. Ofisine girerken İspanyolca  karşılıyor, ofisten ayrılırken Fransızca  uğurluyordu. Dil pabuç gibiydi de ayrıntıya önem vermiyordu.

Eşim doktora soru sormaya çekiniyordu. İçeride bekleyen hastalara ayıp olacağını ve doktorun verdiği bilginin yeterli olacağına inanıyordu. Eve geldiğimizde  internetten ne bunlar diye tekrar araştırıyordum. Bir keresinde toksoplazma test sonucumun riskli olduğunu fark ettim. Çıplak elle hayvan etine dokunma, sebzeleri çok iyi yıka gibi gibi devam ediyordu yapmam gerekenler. “Bu kadın neden bana bunları söylemedi? Böyle olmaz!  diyerek  ofisine gittiğimde durumu anlattım. “Yes “ diye başladı cümleye. Okuduklarımın aynısını söyledi.  Genişçe bir kaba su koy, içine ÇAMAŞIR SUYU DAMLAT , sebzeleri o suda beklet” diye de ilave etti. Hangi marka çamaşır suyu alayım diye sorsa mıydım?..  Dediğini uygulamadım tabii. ‘OHA’ demenin ne anlama geldiğini biliyor olsaydı en okkalısından bir ‘OHA!’ demek hiç fena olmazdı.


Haftaya EBEMİ GÖRDÜM son bölüm ile yayında olacak. Kusurum olduysa affola.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda Elaraby



Bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında 
TAKİP ET butonunu tıklamayı unutmayın.



24 Kasım 2016 Perşembe

FAS HAMAMINDA BAŞIMA GELENLER

Kazablanka’ nın  ara mahallelerinde yanyana binalarda erkek ve kadın hamamları vardır. Çok eskiden ev  inşası yapılırken 'mahalle aralarında hamam var nasılsa' diyerek evlere  banyo yapılmadığından bazı evlerin banyosu yoktur. 

 Evde banyosu olan, olmayan 
hamam kültürünü yaşatmaya devam ediyor. Nedenini sorduğumda evde banyo yapmaktansa hamamda yıkanmak daha sağlıklı cevabını aldım.Hatta kışın ısınmak için hamama gidip saatlerce yıkananlar bile var..

Hamamın en kalabalık olduğu zamanlar Cuma geceleri, hafta sonları ve arefe günleri. Eşimin ailesinin  yaşadığı mahallede de hamam var ve bu yazıda anlatacaklarım o hamamda geçti. Kazablanka’ ya gittiğimizde  üç dört gün süren yatılı ziyaretler sorun olmazdı da. uzun süre kalacaksak  evde banyo olmadığı için ben de hamama giderdim. Hamama giderken aileden ve akrabalardan eşlik etmek isteyenler olur, ben kimseyi yanımda istemezdim. Fas’ ta yeni olduğum zamanlardan bir gün tek başıma hamama gitmiştim. O günü hayatta unutmam.

Biri, yeni bir yeri ziyarete gittiğinde, dönüşte: “ Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” der tanıdıkları. Hamama giden biri nasıl gördüklerini anlatabilir? Özne Sevda ise imkansız değildir. İşte anlatıyorum:

Kadınlar hamamının yan tarafı erkekler hamamıydı. Ortada küçük bir kabin  içinde bilet kesen 'Abuziddin beyler de buradaymış, aman efendim kimleri görüyorum Türkiye den Sevda hanımlar da gelmiş, hoş gelmiş'  havasında piyanist şantör kılıklı bir adam vardı. Hamamın girişinde oturmak için yeşil beyaz, boylu boyunca temizliği kolay olsun diye plastikten yapılmış oturma yerleri vardı. Burası aynı zamanda giyinme soyunma yeri olarak kullanılıyor ve eşyaların emanet edildiği bölmeden oluşuyordu.  Ilerleyince tuvaletler, büyük bir hamam kapısı ve buharlar eşliğinde hamama giriş show karşılıyordu kişiyi. Yıkanılan yer kapısız, üç odadan oluşuyordu. Yazının üstünde filtreleyerek paylaştığım resim temsili bir örnektir.  Kapısı açık bölmelerin her birinde sıcak ve soğuk su akan mahalle musluklarından vardı ve oturup yıkanmak için oturma yeri yoktu.  Evden Tabure getirip, emanet eşya bırakılan yerden tabure kiralayıp, yerlere muşamba örtü serip, üstüne oturup yıkanarak bu durumu çözmüşlerdi.

İçeride denize gider gibi giyinmiş bir tek ben vardım. Kalan herkes yapraksız ilk insan modunda takılıyordu.Bana ”kıyafetle mi yıkanacaksın” gibisinden işaretler yapıp, kıyafeti çıkarmamı söyleseler de dinlememiştim. Çat pat Arapça biraz ingilizce derken Türkiye den geldiğimi öğrendiler. Kadınlar birden üstüme üşüştü. Biri Arap sabunu sürüyor, diğeri yıkıyor, öteki kese yapıyor, tekrar su dök derken içlerinden biri “Ay ay ne oluyor?” dememe kalmadan saçım hariç boylu boyunca kına sürdü. Toksinleri atmak için kına kullanılırmış. İyi de bizim kültürde el, ayak bilemedin saça yakılırdı kına....Şok olmuştum. Kına olayını önceden kestirebilseydim adettendir  ‘KINAYI GETİR ANEY' türküsünü çığırırdım en azından.  Arap sabununu kese yapmadan önce nemli vücuda  sürüp, biraz bekletip, su ile durulandığında kese yaparken kirlerin daha kolay çıkmasını sağladığını da öğrenmiştim. Neticede insanların amaçları "hoşgeldin" demekti  de “Kınalanırsın” denilen söz Fas’ ta gerçek olmuştu.

Tası, tarağı topladım hemen  giyinme&soyunma alanına gittim.  Duvardan duvara döşedikleri aynalar ile kenar köşede soyunan utangaç insanı bile izlemek mümkündü.  Hamamın bir adı olacaksa adı kesinlikle "TEŞHİR HAMAMI"  olmalıydı. Ben çantaya havlu vs. koyarken emanet eşyalara bakan kadın elinde bir kova deterjanlı su ile hamamın içini temizlemeye hazırlanıyordu. Pijamasının (bir yarışma programında yarışmacının yazdığı şekliyle BİJAMA) neyse pijamasının paçalarını yukarı çektiğinde gördüğüm manzara karşısında kadına " AMCA, İÇERİDE KADINLAR YIKANIYOR" diyesim gelmişti.

Bu yazıyı erkeklerin, çocukların ve tanımadığım bir çok kişinin de okuyacağını düşünüp olabildiğince filtreden geçirmeye çalıştım.  Kusurum olduysa affola. Fas' a gelirseniz ve "mahalle hamamına gidelim" diyenler olursa benden söylemesi yabancı olduğunuzu belli etmeyin.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sevda ELARABY



Bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında 
TAKİP ET butonunu tıklamayı unutmayın.



22 Kasım 2016 Salı

HAYATIN NERESİNDENSİN? 7- MUDANYA' DA RADYO YAYINI


İlçemizde bir radyo kanalının yayın yapmaya başladığı günlerdi.Bizden fırsat kalırsa Mudanya halkından istek yapanlar, sorulan soruları yanıtlayanlar da oluyordu. Kültürel etkinliğin pek olmadığı o günlerde radyo velinimetti. 

Günlerden bir gün bizden yaşça büyük, evli bir kadın radyodan istek yapmak için aramış, kendini tanıtmış, sıradaki şarkıyı eşinin dostunun adını söyleyip hediye etmişti. Nereden bilebilirdi ki merhum Adnan Şenses’ ten ‘Bizim Mahalle’ şarkısının çalacağını... 'Tavşanı kovaladım tepeden, akşama içeceğim şişeden, civciv çıkacak, kuş çıkacak, dur bakalım bu akşam neler olacak... ' diye gidiyordu şarkının sözleri.   

Mudanya küçük bir ilçeydi ve herkes o radyoyu dinler, birbirini tanırdı. Kadının eşi duymamış olsa da istek şarkısını dinleyen bir başka kişi “senin hanım  tavşan kovalayıp, şişeden içecekmiş” diye manidar bir cümle ile kadının kocasını haberdar edebilirdi.

Yukarı mahalleden arkadaşım Mesut Tanyeri, Hasanbey Mahallesinden de biz radyonun müdavimlerindendik.  Evimizde 7/24 radyo açıktı. Sınıf arkadaşımız Murat’ ta o radyoda çalışıyordu. Hiç unutmam okulda sıra arkadaşım A.  yanıma gelip “Bacağım, Murat’ın bacağına değdi. Hamile kalır mıyım?” diye tuhaf ötesi bir soru sormuştu.  Radyoda çalışan kişi ile soru cümlesinde geçen Murat aynı kişiydi. Haydar Dümen'e giden soruları yabana atmayın. Böyle bir örnek vererek dümenden sorular olmadığı yönünde Türk halkını aydınlatmış olayım.
.
Radyodan aynı kişiler istek yapamadığı için annem, teyzem, kuzenler, ablam, ben kısaca hepimiz sırayla istek şarkısı için canlı yayını arardık. Nereden baksanız her gün 6-7 şarkı sırf bizim için çalardı. Yonca Evcimik ten şarkı dinlemek varken Hüdai Aksu, Güllü vs gibi sanatçılardan istek yapardık. Yarışma programlarından hamsili pilav, sahildeki bir restaurant tan iki kişilik bedava yemek ve duş başlığı kazandığımız olmuştu. Evimizde ordu gibi kedi vardı. Zaten ev açık hava tiyatrosu gibiydi, kovsan da gitmiyorlardı.
Açıkçası kediler kendini zorla besletiyorlardı. Yarışmadan kazandığımız bir tencere hamsili pilav kedilere yaramıştı. Restaurantlar da fena sayılmazdı hani. Radyo ile ilgili eğlenceli anılarımızın olduğu komik günlerdi.

 Ev telefonu olan evler özeldi, havalıydı. Tıpkı siyah beyaz televizyonun olduğu dönemde renkli televizyonu olan evler gibi. Telefon yeni  yeni  herkesin evine girmişti. Sonrasında telefon rehberi bastırılmış ve dağıtılmıştı. Erkek kardeşimin kibar, beyefendi arkadaşlarından Güneş teyzenin oğlu kapımıza gelip, Hakan ı çağırmak için seslenmişti. Cama annem çıkınca “Rahibe teyze nasılsın? “ demişti. Uzun zaman gülmüştük. Biz cesaret edememiştik fakat erkek kardeşim annemi 'rahibe teyze' diyerek epey kızdırmıştı. Telefon rehberini basan firma Rahile yazacağına rahibe yazmıştı kısacası. Telefonun evimize yeni girdiği günlerde babam bir arkadaşını aramak için telefon numarasını eksik çevirince "Sayın abonemiz" ile başlayan tekesekreter konuşmaya başlamıştı. Babam da "Bakın Hanımefendi " ile başlayan bir cümle ile derdini telesekretere anlatmaya çalışmıştıKahkahalarımdan nasibini almıştı.

Babam tez canlı biriydi. Çocukken onunla bir yere yürüyerek gitmek benim için koşu yarışına katılmak gibiydi. O bir adım atardı ki insan adımı değildi. Pergel gibiydi mübarek açılımı. Dışarıdan bakan biri için babasının elini tutmuş, babası yürürken koşan bir çocuktum. Bir gün babam ve ben otobüsle Bursa' ya gittik. Bana en sevdiğim poğaçadan almıştı. Ben de oturduğum koltuktan ön koltukta oturan kadının kuş yuvası saçlarının içine döke saça yemiştim poğaçamı. Kadın, babama “Kızınıza sahip çıkın beyefendi “ derdi babam da gayet sakin “Tamam hanımefendi” derdi. Beni bir kez uyarır bir daha da kendini yormazdı. Rahat adamdı anlayacağınız. Rahmetli Levent Kırca' nın sahnelediği alkol alan adam  taklidini gülerek ve severek izlerdim. Toplum olarak ta çoğumuzun güldüğü ve sevdiği bir karakterdi. Benim babam o karakterin ta kendisiydi. Sadece rahmetli gibi gözlerini şaşı yapmazdı. Yıllarca içkisini kumarını şans oyunlarını eleştirdiğim, zaman zaman alkollü eve geldiğinde utandığım fakat Fas' ta seçimine saygı duymayı, onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrendiğim CANIM babamdı benim BABAM.. 
Babamdan sonra rahmetli babaannem, halam ve dahası geldi aklıma. Düşünüyorum da keyifli geçmişti çocukluğum. Bisikletle çarpma olayı favorim. Okumak için linki tıklayın : 
Okuduğunuz için teşekkür ederim 
Sevda ELARABY



TANCA' YI GEZDİRİYORUM - NORMANDIE CAFE / MIRAMONTE


 

İsmini Atlas Okyanusunu beş günde geçen Fransız yapımı Normandie gemisinden alan bir mekan Normandie Cafe. Sigara içilen, park ve caddeye bakan, açılır kapanır camlı bölmeleri ile yola taşan ayrıca üst katı ile ailelere ve sigara içmeyenlere  temiz ve  hızlı hizmet veren bir cafe&restaurant. Dışarıda kahvaltı etmeyi düşündüğümüz günler ilk tercihimiz.  Şehir merkezine çok yakın, güzel bir konuma sahip.


MIRAMONTE
Miramonte Kaliforniya' da bir okul ismi diyor google amca. Kafeterya, restaurant, yüzme havuzu, kamp yeri, organizasyon mekanı olarak hizmet veriyor. Doğum günü organizasyonu yer kira bedeli 3000 MAD, düğün organizasyonlarında da yer kira bedeli 6000MAD. Açık ve kapalı mekanı ile doğanın içinde, deniz gören manzarası ile kendine aşık ediyor.

Normandie Cafe ve Miramonte ile ilgili hazırladığım video:
Eğer video açılmazsa aşağıdaki linki tıklayın: 
 https://www.youtube.com/watch?v=gsTfx77W_nA&t=129s


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

İyi seyirler.

Okuduğunuz için teşekkür ederim,
Sevda ELARABY


19 Kasım 2016 Cumartesi

TELEVİZYON KARŞISINDA NÖBET BEKLEMEK- EROL EVGİN

İlk aşk unutulmaz derler. Benimki de unutulacak gibi değildi zaten. Televizyon ekranından gülen gözleriyle bakar İŞTE ÖYLE BİR ŞEY derdi. Ben de baygın baygın televizyon ekranına kitlenip NASIL BİR ŞEY? diye sorardım. Başlardı açıklamaya:


Hani ıssız bir yoldan geçerken 
Hani bir korku duyarda insan 
Hani bir şarkı söyler içinden 
İşte öyle bir şey 

Burada anlamazdım. O söylemeye devam ederdi:

Hani eski bir resme bakarken 
Hani yılları sayar da insan 
Hani gözleri dolar ya birden 
İşte öyle bir şey, işte öyle bir şey 

Şimdi anlıyorum ne demek istediğini sevgili Erol EVGİN’in ve başlıyorum ben de söylemeye:

Seni düşündüm dün akşam yine 
Sonsuz bir huzur doldu kalbime 
Birde kendimi düşündüm sonra 
29 Ekim Cumhuriyet bayramında 
Doğduğum ilçe Mudanya’ ya
Konser vermeye geldiğini duyduğumda 
Bir garip duygu çöktü omzuma 
İçime de öküz oturdu sonra 

Ben Afrika da yaşar iken olacak şey miydi bu? Ve devam ettim söylemeye:

Hani yıldızlar yanıp sönerken 
Hani bir yıldız kayar da insan 
Hani bir telaş duyar ya birden 
İşte öyle bir şey 

Hani bir yağmur yağar da bazen 
Hani gök gürler ya arkasından 
Hani şimşekler çakar peşinden 
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey…

Kim bilir EROL EVGİN benim gibi kaç çocuğun, genç kızın  ilk aşkıydı... Okuduğum masallarda kahramanımdı o benim. Zaman zaman televizyonun başında nöbet beklediğim olurdu. Sırf bana “İŞTE ÖYLE BİR ŞEY” desin diye. Mudanya’ da alt caddede bir pastane vardı. Hayal meyal hatırlıyorum İNCİ PASTANESİ ydi sanırım adı. Pastanede çalışan yaşça büyük bir ağabeyi benzetirdim  Erol EVGİN’ e. Televizyonda göremediğim günler benim için teselli ikramiyesiydi o pastane önünden geçip içeri bakmak.

İşte  öyle bir şeydi...

Seneler  akıp gidince, insan yaşça büyüyor, değişiyordu ama çocukluk aşkı hiç unutulmuyordu. Tıpkı SON AŞK gibi.  Fotoğrafları yan yana koyunca farkın ne denli ciddi olduğu gerçeği ile yüzleştim. Nasıl bir şey? dersen. 

İŞTE BÖYLE BİR ŞEY:

Bir tarafta sevdiğim sanatçı diğer tarafta hayatımın son aşkı, sevdiğim adam. Aslında eşimin ten rengi açık olsa biraz benziyor mu ne ? 😄 

Ola ki EROL EVGİN bir gün bu satırları okursa yılların birikmiş sevgisini buradan kendisine iletiyorum. Hatta işimi evrenin gücüne bırakmayıp INSTAGRAM hesabı varsa etiketlesem mi? diye şimdi düşünüyorum. Asil, zarif, ekranların gülen gözlü yıldızı  umarım bir gün Mudanya’ da tekrar konser verirsin, harika sesin çocukluğumun geçtiği Mudanya semalarında yankılanır ve bu defa ben de dünya gözüyle izleme şansını yakalarım.

Kusurum olduysa affola, okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY


EBEMİ GÖRDÜM - 2 / HAYALLERİN YIKILDIYSA, YENİSİNİ İNŞAA EDERİZ.



Yeni yılın ilk günlerini Marakeş’te geçirmek istiyordum.  Tatil için gittiğiniz bir yerin enerjisinin  karnınızın içinden girdiğini, bütün bedeninize yayıldığını ve GERÇEK anlamda  mutlu olduğunuzu  hissettiniz mi hiç ? Ben, hayatımda ilk defa  kendimi bu kadar huzurlu ve gerçek anlamda mutlu hissediyordum. Marakeş  hem şifa hem de  şifacıydı. (Bir tatilinizde parayı bulursanız muhakkak gidin. Youtube kanalımda videosu var: https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA )

Tatilimiz bitmiş, eşimin ailesine uğrayıp orada da biraz kalıp evimize dönmüştük. 17 Ocak  2015 günüydü. “Ben hamileyim” demeye başladım. En iyisi emin olmak için gebelik testi almaktı. GEBE kelimesini bazı kimseler sevmez ama GEBİŞ olduğunda sevilecek bir yanı vardır. Bir de kütükten kukla Pinokyo’ yu yapan  Gepetto usta geldi aklıma. Sevimlilik katmak için GEPETTO testi de denilebilir hani 😊

Test sonucu tabii ki pozitif çıkmıştı. Hislerim, hissettiklerim beni yanıltmazdı.  Sadece arada kafamın dikine gittiğim zamanlar olmuştu. Eşime “Hamile değilim, yanılmışım” dedim. Daha sonra dayanamayıp “Kandırdım, HAMİLEYİM” dedim. “Koca kafalı böyle şaka mı olur” dediğini ve birbirimize sarıldığımızı dün gibi hatırlıyorum.

Rüyaları fos çıkan biri değildim. Hamile olduğumu test yapmadan önce rüyamda görmüştüm. Pembe bereli, küçücük bir bebek verilmişti kucağıma. Üstüm açık değildi, battaniye vardı. Her ne kadar cinsiyetini henüz bilmesek te kızım olacağını da görmüştüm. Her şeye rağmen hamile olduğumu kesinleştirmek adına Doktor Farida’nın muayenehanesine gittik.

Muayenehanenin bekleme salonunda  2M Kanalında SAMHİNİ (BENİ AFFET) dizisine denk gelmiş, kendi kendime  “Vay be sınıf arkadaşımız Murat Danacı şakır şakır Arapça konuşuyor” diye espri yapıp gülmüştüm. Belki izlemek istersiniz diye sizin için kısa video yükledim:  

                                
 ola ki video açılmazsa şu linki tıklayın:  https://www.youtube.com/watch?v=8ZwTentmqzQ

( Bu arada değerli arkadaşım Murat DANACI bu satırlarımı ola ki okursa Fas’ tan selamlar olsun. Fas' ta BENİ AFFET yani burada yayınlanan adıyla SAMHİNİ dizisini çok beğenerek izliyorlar. Görümcelerim başta olmak üzere ciddi bir hayran kitlen var arkadaşım. Başarılarının devamını dilerim, yolun açık olsun.)

 Görevli kız tansiyonumu ölçüp, not almış daha sonra bekleme salonundan muayene odasına giderken bize eşlik etmişti. O kadar da sevdirmiştim kendimi anlayacağınız.
Doktor ultrasondan baktı ve “AAA HAMİLESİN GERÇEKTEN” dedi. Sanırım benim hamile kalmam  için bir sürü tedavi süreci düşünmüş, hayaller kurmuş belki de evi için  masraf yapmıştı. Kim bilir?  Her ne kadar saçını başını yolmasa da hüsrana uğradığı her halinden belliydi. Bir ara doktora “BENİ AFFET,  hayallerin yıkıldıysa yenisini inşa ederiz. ” diyesim geldi. Önce İngilizce, sonra Arapça’ya çevir derken cümlenin özü değişecek, laf giydirme sanatı bozulacak diye düşündüm, hevesim kaçtı. Söylemekten vazgeçtim.   

Bebeğimiz nur topu gibi ekranda görünüyordu. Çok mutluyduk. Hemen eşim ile konuşup, bir karar aldık. Bir müddet kimselere söylemeyecektik. Bir önceki hamileliğimde düşük olayında sorular, hatırlatmalar ile yorulmuş, dersimizi almıştık. Bir buçuk aylık olduğunda “ailelerimize artık söyleyelim”  dedim ve söyledik. İlk torun olacaktı dolayısıyla herkes heyecanlıydı.

Hamileliğin ilk aylarında çoğu kadın unutkan olur, çok uyurmuş. Hepsini yaşadım. Ne gemiler yaktım diyemeyeceğim gemiciklerim yoktu  ama 7000 kişilik ordusu ile Cebelitarık Boğazı’ nı geçip İspanya' ya çıkan, askerlerine  “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız?” diyerek gemileri  yaktıran  çılgın komutan  Târık Bin Ziyad’ ın geçtiği topraklarda,  NE TENCERELER, ÇAYDANLIKLAR, YEMEKLER YAKTIM diyebilirim. 

Hayat telaşesi, üzücü haberler içinde yüzünüzde birazcık ta olsa tebessüm oluşturabildiysem ne mutlu bana. Yazım ve imla hatalarım olduysa affola. Tarık Bin Ziyad ile ilgili bilgi VİKİPEDİ den alıntıdır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1k_bin_Ziyad)

Bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede, telefondan okuyorsanız yazının altında TAKİP ET butonunu tıklamayı unutmayın. Duyurulardan haberdar olmak için:  https://www.instagram.com/birsevda_fasli INSTAGRAM hesabımı takip edebilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY

18 Kasım 2016 Cuma

MUZ AĞACININ GÖLGESİNDE UYUYAN İNSANLAR


Dünyanın en güzel adalarından birine dna sı ile oynanmış hasarlı bir muz ağacı dikmişler. Adada yaşayan canlıların bir kısmı bu durumdan rahatsız olmuş, diğerleri için ise muz vermesi yeterliymiş.

Gel zaman git zaman bakım yapıla yapıla muz ağacı uzamış ve genişlemiş.Öyle ki adada var olan bütün muz ağaçlarını ve diğer ağaçları gölgesinde bırakmakla birlikte yerlerinden kaydırmış. Ağaçlar görebildikleri güneş ile yetinmeyi kabullenmişler.

İNSANLAR  mutlu olanlar- rahatsız olanlar,  o ağaç senin-bu ağaç benim, ithal muz seven -yerli muz seven gibi guruplara ayrılmışlar. Aralarında çatışmalar çıkmış. Kötülükle beslenen muz ağacı, her geçen gün güçleniyor daha çok muz veriyormuş. Gölgesinde serinleyenler tarafından bir gün 'kutsal' ilan edilmiş  ve altına yatmak ta 'ibadet' sayılmış. Maalesef adanın sükunetini sağlayan 'banana man' ler de muz yeme zaaflarından ağacının kudretine inanmayı seçmişler ve ağacın altına yatıp serinlerken uyuya kalmışlar. 

Muz ağacının altına yatanlar ve meyvesini yiyenler her gün biraz biraz değişmiş ve sonunda maymunlaşmışlar. Günler geçtikçe adada yaşanan olayların rengi değişmiş. Korku, mutsuzluk, hırsızlık ve daha bir çok sorun adada hüküm sürmeye başlamış. Öyle ki kadınlar, çocuklar kilitli iç çamaşırı giymek zorunda kalmış. Geceleri insanlar evlerine kepenk çekmek zorunda kalmış. Daha neler neler varmış neler neler yaşanmış.

Adada yaşayanlar birbirine zarar vererek yaşamaya devam ederken, imkanı olanlar adayı terk edip kaçmış. Uzun zaman adada herşey çok kötü gitmiş. Bir gün adaya yıllar önce muz ağacını diken kişiler gelmişler ve  muz ağacını türlü zorluklarla kesmeyi başarmışlar. Sorun zaten ağaçta değilmiş. Sorun her daim kutsal arayışında olan tapınmaya muhtaç insanların varlığıymış.


Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY

17 Kasım 2016 Perşembe

GÖR GÖZÜM YOLLARI İÇ BUZLU SULARI - FAS' TA EVLİLİK İŞLEMLERİ


Rabat’ a Türk konsolosluğu binasına ne zaman gitsem, bir Türk genci ile  Fas vatandaşının evlilik işlemleri için koşturduğuna şahit olur, yanlarına sokulup Türk gencine “Hapı yuttun, en az iki hafta sürecek bu koşturmaca” derim.  

Fas’ lı vatandaşlar yabancı biri ile evlilik işlemlerinde çekilen zahmetin farkına varmış olacak ki resmi kurumlara yönlendirme ve eşlik etmeyi ticarete dökmüş durumdalar.  Güzel de para kazanıyorlar. Eğer evleneceğiniz Fas’ lı kimse Rabat’ ta ikamet ediyorsa çok zorluğu yok fakat diğer şehirlerdeyse pinpon topu gibi oradan oraya gider, gelirsiniz. Size tavsiyem Fas vatandaşı ile evlenecekseniz evlilik işlemlerinizi Türkiye’ de halledin.

Beni bu konuda uyaran biri olmamıştı. Dünyanın evrağını hazırlayıp, tercüme ettirip  güle oynaya evlilik işlemleri için Fas’ a geldiğimde, hemen evleneceğiz sanıyordum. Tam tamına iki hafta sürmüştü.  Resmi kurumlarda sıra beklemek, küçük bir eksiklik yüzünden başka güne ertelenmesi, pul almak için yana yana pul satan yer bulmaya çalışmak, tercüme ettirdiğim evrakları tekrar tercüme ettirmek, ‘çok sıra var bekleyin’ diyerek saatlerce bekleme salonunda bekletilmek, tükenmek, “Rabat’a git, şu evrağı da iste”,  “ Kazablanka’ ya git şu evrağı getir”  Rabat Kazablanka git-gel derken beynim yanmıştı. Polisin ofisine gittiğimizde “Birlikte oldunuz mu?” sorusu ile karşılaşmak ta çok değişikti. Siz siz olun, şaşırmayın. Fas vatandaşı ile evlenen yabancılara sorulan standart bir soruymuş. Tabii ben bunu sonradan öğrendim. Öncesinde polis ofisinde "Bu ne biçim soru böyle diye..." yaygara kopardım

Polis binasından çıktıktan sonra sinirlerimiz zıpladı, neredeyse ağlayacaktım. Kafeye oturduk.Türkiye’ de evilik kararımdan vazgeçirmek için seferber olan insanlar bile beni  yıldıramazken, Fas' ta  evlilik işlemlerinden yılmıştım. Eşime ciddi ciddi “İSTERSEN VAZGEÇELİM, ARKADAŞ KALALIM”  bile dediğim oldu. Yeni gün ile hiçbir şey olmamış gibi otomatiğe bağlamış, evrakların hepsini ayarlamak için koşturmuştuk. Evraklar tamamlanmıştı ki araya resmi tatil girdi.Şaka gibi. Normalde bir ay süren evlilik işlemlerini hipodromdaki atlar gibi koşmamız sonucu iki haftada hallettik. 


17 Kasım 2011 günü Rabat’ ta, Türk konsolosluğunda evlendik. Sırada Fas hükümetinin nikahı vardı. Onun için de Kadı efendiyi mahalle arasındaki dairesinde çalışırken yakalamamız gerekiyordu. Kaç defa gittiğimizi hatırlamıyorum. En sonunda kapı açık, yerinde bulmuştuk. 21 Kasım 2011 tarihinde KADI nın kıydığı nikah ile evlendik.Birini unutursan diğer gün ile telafi et der gibi oldu mu  iki tane evlilik yıl dönümü. 

Sabrımın, sabrımızın  delik deşik edilmesine rağmen sonuna kadar mücadele ettik, yılmadık. 17 Kasım- 21 Kasım tarihleri benim için  evlilik yıl dönümünden  ziyade bir direniş hareketinin kutlamasıdır. Kutlu direniş haftasıdır.
DİRENİŞ HİKAYEMİN  CÜZDANLANMIŞ HALİ


Okuduğunuz için teşekkürler.
Sevda ELARABY

14 Kasım 2016 Pazartesi

PATLICAN ŞUKUFE - SİZİN CANINIZ CAN DA BENİM Kİ PATLICAN MI?



SENİN CANIN CAN DA BENİM Kİ PATLICAN MI sözü nasıl,nereden gelmiş? geçin oturun ve  hikayesini benden dinleyin:

Şukufe ile Simsar aynı tezgahta pazarlanan iki patlıcandı. Ara mahalleye kurulmuş pazarda "biri gelse de bizi bu tezgahtan kurtarsa " diye bekliyorlardı. Komşu tezgahta portakallar, elmalar, bok domatesleri ve dolmalık biberler vardı. Gün içinde tezgahtan ayrılan bir çok arkadaşı olmuştu Şukufe'nin. Öğleden sonra orta yaşlı bir kadın tezgaha yanaşmış, satıcı çocuktan poşet istemişti. Şukufe' nin gün sonuna kadar beklemeye hiç niyeti yoktu. Var gücüyle tezgahtan, kadının eline doğru yuvarlandı ve kadının seçtiği patlıcanların arasında ön sıraya geçti. Simsar, yakın arkadaşının yaptığı taktiğin işe yaradığını görünce o da yuvarlandı ve kendini poşetin içinde arkadaşı Şukufe’ nin yanında buldu.  Pazar yerinden ayrılırken çok mutluydular. Hayallerinin sınırlarında kol bastı oynadılar, halay çektiler. Afrika dansı yaptılar.

Plastik bir poşette altta kalanın canı çıksın misali diziliydi pazardan alınan patlıcanlar..Şukufe ve Simsar’ ın keyfine diyecek yoktu. Onlar poşetin en üstünde yerlerini almışlardı. Simsar, pazar poşetinin araca yerleştirilmesi esnasında poşetten düşmüş, caddeye yuvarlanmıştı. O kadar hızlı geliyordu ki araçlar,  kadın düşen patlıcanı fark etmesine rağmen caddeden alamamıştı.

Hayat, siz planlar yaparken size yapılan  nanikti.  Simsar ve Şukufe ‘nin yolları ayrılmıştı. Simsar "Bundan daha kötü ne olabilir?" dediği  anda hızla gelen bir araba
üstünden geçmiş ve Simsar ezilmiş, fukara sümüğü gibi yere yapışmıştı.

Şukufe ev sahibinin aracında ilerlerken sürekli Simsar ile tezgahta geçirdiği güzel anları düşündü yan tezgahtakiler hakkında yaptıkları dedikoduları ve satıcının tezgahında ilk karşılaşmalarını hatırladı. “Sonu böyle olmamalıydı” diye iç geçirirken diğer poşetteki sebzeler Şukufe’ye taziye dileklerinde bulundular. Yol boyunca
domates, biber, Turunçgiller hatta  baklagillerden  entel, komik, spritüel arkadaşlar  yapmış, Simsar için üzülen Şukufe’ den eser kalmamıştı. “Her şey olması gerektiği gibi oldu. Yaşamam, görmem gerekiyordu” demiş ve aydınlanma yaşamıştı. Gerçekte aydınlanma sebebi, arabanın bagajından gün ışığına çıkmasıydı.

Kadın poşetleri taşırken, birinin sesi daha geliyordu. Bu bir çocuk sesiydi. Kadın  çocuğa "Oğluşum" diye sesleniyordu. Sivri biber tezgahta beklediği zamanlarda iyi bir gözlemci olmuştu, hemen söze atılıp "pazarda duymuştum bu kelimeyi, " çocuk şimdi ‘Anne‘ diyecek bekleyin ve dinleyin demişti. Sivrinin dediği gibi olmuş çocuk ta kadına “Anne “demişti.

Tezgahtan sonra soğuk bir dolaba konmuştu Şukufe ve arkadaşları. "Hey Sivri!  sen bilirsin ,Neredeyiz ?" diye seslenmişti buzdolabının alt rafındaki sivri bibere. “Pazarda yan tezgahtaki bok domatesi köyden şehre getirilene kadar çok şey duymuş, görmüş, öğrenmiş. Onun tarifine göre  buzdolabındayız " demişti sivri. Saatler geçmişti. Buzdolabının kapağını açmıştı kadın. Domates, biber ve baklagilleri almıştı. Saatler ilerleyince turunçgiller de buzdolabından gitmişti.

Ertesi gün Şukufe hariç bütün patlıcanları almıştı kadın. Oğluşu buzdolabının kapısını açmış ve kapı aralık kalmıştı. Kadın,  patlıcanları  tezgaha yatırmış bıçaklıyordu Şukufe’nin gözünde. Karnını yardığı patlıcanları tezgahta bırakıp, kapı sesine mutfaktan ayrılınca 2-3 yaşlarında sevimli çocuk Şukufe’ ye bakıp, “seni kurtaracağım” demişti. Annesi mutfağa başka bir kadın ile gelmişti ki çocuk dolabın kapağını kapattı. Dışarıda olanları göremiyor, çok merak ediyordu.

Bir ses geliyordu dolabın yakınlarından. Kadın, "komşum gel , şunun şekline bak ne komik" demiş, birlikte Şukufe’ ye  bakıp kahkahalarla gülmüşlerdi. Doğuştan ilginç ve komik bir patlıcandı Şukufe. Pazar tezgahında onu fark eden bazı insanlar, önce kahkaha atmış sonra da resmini çekmişti. Hatta satıcı çocuk kaç kez patlıcan alan müşterisinin poşetine Şukufe’ yi  kakalamış, müşteri fark edip "onu poşete koyma" diye uyarmıştı.

Epey sonra dolabın kapağı açılmıştı. Adamın biri Şukufe’ ye bön bön bakıp gitmiş daha sonra kadın ile geri gelmişti. Kadın, adama “kocişkom” diyordu. 
Adam, Şukufe’ yi gösterip "bunu çok mu aradın?" dedi. Kabaklar ve havuçlar arasında numune gibi duruyordu. Uzun uzun güldüler, fotoğrafını çektiler,  internete yüklediler. Sessizlik olunca, dolaptaki arkadaşlarına  kapı aralığından gördüklerini anlattı Şukufe. Ortam zaten soğuktu bir de sessiz olmuştu. O sessizlikte dolap kapısı açıldı. Gelen, evin küçük çocuğuydu. Şukufe’ yi tişörtünün içine saklayıp usulca odasına götürmüştü. Küçük elleri ile sarılıp mışıl mışıl uyumuştu. Her ne kadar daral gelse de dolaptan daha güvenilir bir yerde olmak iyi gelmişti. 

Çocuk uyandığında Şukufe’ yi yanında bulamadı.  Gece annesi kontrole gelmiş,  çocuğun odasında bulduğu Şukufe’ yi alıp tekrar dolaba koymuştu. Dolabın önünde çok büyük gürültü vardı. Kadın çocuğu ile konuşuyor, çocuk dinlemek istemiyordu. Kadın daha fazla dayanamamış dolabın kapağını açıp Şukufe’ yi oğluşunun eline vermişti. Bütün konuşmaların öznesi olmuştu Şukufe. Küçük çocuk, annesinin Şukufe’ yi bıçaklamasına ve pişirmesine engel olmuştu.

Çocuk ile arkadaşlığı iki hafta sürmüştü. Kelebekten hallice bir ömür. Daha sonra Şukufe’ nin cildine bir haller olmuş,  yumuş buruş bir hal almıştı. Çocuk, onu  odanın kenarında unutunca bir gün kadın fark etmiş:  "Iyy bu ne?”  gibisinden söylenip, Şukufe' yi iki parmağı ile sapından tutup çöpe atmıştı. Çöpte geçmişini ve bu gününü düşünmüş, 
bir patlıcan için çok ta iyi zaman geçirdiğine kanaat getirmişti Şukufe. Çöp atan insanlara “Sizin canınız can da, benim ki patlıcan mı?”  diye çemkirmiş, eceliyle yok olmayı beklemişti Şukufe.

Yazarın biri Mevlana' ya domates, biber, patlıcan yedirip, soyduruyorsa ben neden bir patlıcan için hikaye yazmayım? dedim ve yazdım. Yüzünüzde tebessüm oluşturabildiysem ne mutlu bana.  Yazım ve imla hatalarım olduysa affola. Blog takibi için sağ üst köşede takip et butonunu tıklamayı unutmayın.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY