29 Aralık 2017 Cuma

YAŞAMA TUTUNAN BİR BEBEĞİN HİKAYESİ & BİR ANNENİN MÜCADELESİ


Yaşama tutunan bir bebeğin hikayesi dahası bir annenin mücadelesi.
 Aytaç Dalkılıç ve Ares bebek.  


Mücadeleci anne Aytaç ile yolum Fas' ın Tanca şehrinde kesişti. Fransa' ya taşınması ile kıtalar ayrıldı ama dostluğumuz baki kaldi. Bu güzel insana hikayesini sordum, bizler icin anlattı.  

Le Salon Bleu  - Tangier 

* Bütün bunlar nasıl başladı Aytaç?

 Her normal gün gibi, o sabahta işe gitmek için hazırlanmaya başladık ama benim başım dönüyordu. Saniyeler geçtikçe başımın dönmesi daha da artıyordu, yanına mide bulantısı da eklendi. Yerde yatıp, gözlerimi kapattığımda hiç sorun yoktu ancak ayağa kalkarsam ya da gözlerimi açarsam, o korkunç baş dönmesi ve mide bulantısı tekrar başlıyordu.

 İlk çocuğumuz Lara' yı  Üniversite hastanesinde doğurmuştum, sinir bozucu bir deneyimdi, bu sebeple ikinci hamileliğimde İzmir’ in meşhur Doğum hastanesinde, yine çok ünlü bir Prof.  Dr. ile yola çıkmıştım. Durumum dayanılmaz hale gelince hastaneye gittik. Durumumun aslında hamilelikle bir ilgisi yoktu, vertigo benzeri birşey yaşıyordum. Hiç sıvı alamadığım için dengelemek adına serum verdiler. Serum bitince doktor bebeği kontrol etmek istedi. Ultrason sonucunda amniyo sıvısının epey azaldığını gördü.

 O gün bu sebeple ortaya çıkmamış olsaydı bile, ilk doktor kontrolünde ortaya çıkacak bir durumun farkına varmistik. Doktor bunun çok büyük bir sorun olmadığını, gerekirse dışarıdan sıvı takviyesi yapılarak hamileliğin devam ettirilebileceğini söyledi. Yeter ki bebekte kronik bir sorun olmasın dı.

Amniyo sentez yapılması gerekiyordu, bu sebeple bizi Ege Üniversitesi Hastanesine gönderdi. Kendisi de Ege üniversitesi hastanesinde Kadın Doğum Bölümünü kuran Profesördü. Oradaki Prof. ve doktorların bir çoğu zamanında öğrencisi idi.
Beni hemen odaya aldılar, serum bağladılar. Öncelik, baş dönmesi ve mide bulantısını çözmekti. Net birşey bulamadılar. Dört  gün hastanede kaldım. Serumlarin ardından, kendi kendine durumum düzeldi ve hiçbir zaman net olarak neydi, neden olmuştu öğrenemedik. İyileştiğime göre artık hamilelik sürecindeki anomaliye konsantre olabilirlerdi.

Amniyosenteze girdim. İki doktor vardı, uzmanlık dereceleri ne idi hatırlamıyorum. Çok az sıvı olduğu için amniyo sentez zor olacaktı belliydi ama onların ki ekstra beceriksizlikti. Amniyosentez esnasında kordonu deldiler, bu sebeple amniyotik sıvı aşırı kanlandı. Başka bir seçenek olmadığından, test için kanlı sıvı çektiler. Testin sonucu iki hafta sonra çıkacaktı. Daha hastahaneden çıkmadan, hastahane de ki bir başka profesörün kapısını çaldık. Kendisi Türkiye Jinekologlar derneği başkanıydı. Bizi muayenehanesine davet etti. Yine rutin detaylı bir ultrason kontrolünün ardından, DNA test sonucunu bekleyelim dedi ve bizi eve gönderdi. Özel muayene ücretini de aldı tabi ki. :))

Sıvının azalması için bir sürü gerekçe var. Belli başliları; Bebeğin hayati organlarında bir sorun olması, bebeğin bedensel ya da zihinsel engelli olması, bebeğin eşinin iyi çalışmaması, bebeği saran zarın yırtılmış, delinmiş olup, sızdırıyor olması.

Hastanede yapılan detaylı ultrasona göre bebeğin fiziksel bir sorunu yoktu. Kendi doktorumuzda ayrıca bakmış ve bunu bize söylemişti. Bu durumda bebeğin zihinsel bir sorunu olması gerekiyordu, bunun cevabını bize ancak amniyosentezin vereceği DNA testi söyleyebilecekti. Bebeğin eşinin iyi çalışmaması kısmına hiç kimse eğilmedi ama zaten pataloji yapılmadan öğrenilebilecek birşey de değildi. Sıvı sızması da kontrol edilmişti, öyle bir durum da söz konusu değildi. En kuvvetli ihtimal bebeğin zihinsel engelli olması idi.

İki hafta boyunca internetten, tanıdığımız doktor arkadaşlardan araştırdık. Bu konu da internette de çok fazla bilgi mevcut değil. Sadece bir makalede dışarıdan sıvı takviyesi yapılabileceğini destekleyen bir teorik çalışma vardı. Sıvı takviyesi yapılamazsa eğer, sıvı çoğalmadığı ve bebek büyüdüğü için, bir süre sonra zar bebeği tamamen saracak, ve onun ölümüne sebep olacaktı. Sonrasında bu durumu farketmeseydim, ölü fetüs beni zehirleyecek ve beni de öldürecekti.

İki hafta sonra bizi çağırdılar. Heyecanla test sonucunu bekliyorduk. Netice kocaman bir hiç!  Amniyotik sıvı o kadar çok kanlıydı ki bir kültür oluşturup testi yapamamışlardı. Sinirden deliye döndük ve soluğu profesörün yanında aldık. O gün bizimle ilgilenen bütün doktorlar bir araya geldiler ve akıl fırtınası yaptılar. Biz dışarı da bekledik. Bizi çağırdı ve dedi ki " Test sonucunu alamadık ama büyük ihtimalle bebeğiniz engelli.
Engelli değilse bile bir süre sonra sıvı yeterli gelmeyeceği için anne karnında ölecek ve anneyi de zehirleyip öldürme ihtimali var. Bu riski almayalım, zaten sağlıklı bir çocuğunuz var, istediğiniz zaman yeniden bir bebek yapabilirsiniz. Bugün öğleden sonrası için ölü doğum operasyonunuzu yapalım"  ve nasıl yapacağını detaylı olarak anlattı;  Fetüse iğne ile bir ilaç enjekte ediyorlar ve öldürüyorlar. Ardından anneye suni sancı verip, normal doğum yaptırıyorlar. Fetüs 25haftalık olduğu için doğum çok zor olmaz diye de ekledi.

Hemen sıvı ekleme operasyonunu sorduk. Yapılamaz dedi. Çok üstelemedik ve biraz düşünelim diyip odasından çıktık. Hemen kendi doktorumuzu aradık, neticede ilk o bize söylemişti sıvı ekleme operasyonunu ve endişelenmeyin demişti. Meğerse  altı doktor içeride beyin fırtınası yaparken, oda o sırada iletişim halinde imiş ve herşeyden haberi varmış. O da bize "Yapılamaz" demesiyle ,   ısrarcı olduk,  "Yaparız "demiştiniz...
 Konuşmanın sonunda " ÇEŞMEDEN SU MU VERİYORUZ?" diyerek bizi azarladı ve böylece konu kapanmış oldu.

Tekrar profesörün yanına döndük ve ölü doğum randevusunu pazartesi gününe aldık. Hafta sonu dinlenmek ve bu sürece kendimizi hazırlamak istiyorduk.

Neler hissettik kısmı oldukça korkunç. Aslında ikinci çocuğu hiç düşünmüyorduk, bize büyük sürprizdi. Maddi ve manevi olarak hazır değildik, zorunlu bir kabullenişti bizimki ama aradan aylar geçmişti ve varlığına kendimizi alıştırmıştık artık. Hazırlıklara başlamıştık. Bütün bunların yanında, büyük bağlar kurduğunuz bir canlı, insan eli ile, siz onun her türlü hareketini hissederken öldürülecekti. Acı çekecek miydi?, Çırpınacak mıydı? .... korkunç... Doğa zaten doğal seleksiyon yöntemi ile onu bizden alacaktı. Bu durumda, operasyondaki tek amaç beni ipin ucundan almaktı. Netice de düşünmem gereken bir çocuğum vardı ve bana ihtiyacı vardı.

Eve gitsem yalnız kalacaktım istemedim ve  işe gittim. İş yerinde çok sevdiğim bir abim ve eşi, benzer bir süreçten geçmişlerdi ve beni çok güvendikleri bir doktora yönlendirdiler. Bütün ekibin şefkati, güler yüzü ve profesyonelliği ile bu süreci daha hafif atlatmama yardımcı olacaklarına emindiler. Hemen randevumuzu aldık ve Kent Hastanesine gittik. Opr. Dr. Tunç Canda’dan (bugün Doç. Dr.) almıştık randevumuzu. ( O nasıl güler yüzlü bir adamdır. Herkes hayatında öyle biri ile tanışmalı bence ) Ultrason esnasında hocası Prof. Dr. Namık Demir’i de davet etti. (Namık bey liderliğinde bir takım olarak çalışıyorlar) Tüm detaylı kontrollerden sonra bizimle uzunca bir konuşma yaptı Namık hoca "Bebekte fiziksel ya da zihinsel herhangi bir sorun göremiyorum, ölü doğum için hiç acele etmeye gerek yok.  Tıbbi bir zorunluluk durumunda 9 ay 9. günde bile ölü doğum yapılabilir. Şimdi hemen amniyosentez yapalım, 1 haftaya sonucu alırız. Hemen şimdi sıvı takviyesi yapalım. 1 hafta sonra kontrole gel, bebeğin gelişimine,  sıvının durumuna, test sonucuna bakalım ve  tekrar konuşalım’ dedi. 
Umut,  yaşama olan inanç  gücünüze güç  katar.   

İlk gittiğimiz Doktorun "Çeşme’den su mu veriyoruz?"  sözü hala benim ve eşimin hafızasında.  Evet 'çeşmeden su vermek' gibi bir operasyon yaşadım. Demek ki imkansız değilmiş. Amniyosentez iğnesini bir musluk sistemi ile seruma bağladılar ve sıvı nakletmeye başladılar. 1,5 saat kadar sürdü. Sonunda Tunç beyin avuç içi su toplamıştı. Karnım çok belirgin büyümüştü. :) Tek riski benim ya da bebeğin enfeksiyon kapması idi ama o kadar çok özenli ve dikkatliydiler ki, hiç bir sorun yaşamadık. Ayrıca ruhsal olarak ta çok rahatlatıcıydılar. Her anımız çok keyifliydi. Anları tek tek yazsam sayfalar sürer. Operasyonlar esnasında 'Güldürmeyin beni, acıyor ' diye söyleniyordum :))) (Balona hava doldurmak gibi, sıvı eklendikçe karnım gerginleşiyordu. Dayanılmaz bir ağrı değildi tabi ki. ) 33. haftanın sonuna kadar toplamda 3 kere de 1,5 lt. sıvı eklendi. Bu süreçte her hafta kontrole gittim ve Namık bey & Tunç bey her seferinde detaylı ultrason yaptılar. Tabi bu arada DNA test sonucu da çıktı. Bebeğimizin hiç bir sorunu yoktu. Herşey yolundaydı.

Bu arada unutmadan ekleyeyim  sıvı azalmasının sebebi, bebeğin eşinin patalojiye gönderilmesi ile ortaya çıkmıştı. Fetüs eşi doğru çalışmıyordu. Sıvı iki yolla oluşur. Fetüs anne kordonundan aldığı sıvıyı çiş yaparak amniyotik sıvıya ekler. Bir de fetüs eşi amniyotik sıvıya katkıda bulunur. Bende fetüs eşi doğru çalışmadığı için amniyotik sıvıyı arttırmak işi arese düşmüştü ancak oda doğal olarak büyüme oranında sıvı oluşumuna katkıda bulunamıyordu.

*Tedavi nasıl oldu?  Maliyetli miydi? O günün şartlarında ne kadar ücret ödediniz?

Nereye ne kadar ödedik inan hiç hatırlamıyorum ama rahat ikinci el araba parası ödedik. Bir çok doktor, test, hastane. Bugün olsa, iki katı olsa yine öderdik, borç, kredi vs. Bir insan hayatının bedeli yok. Her anne, baba çocuğu için ne gerekiyorsa bulup buluşturup sonuna kadar yapar. Bizden çok daha büyüklerini yaşayanlar, ödeyenler de var. Biz özel bir hastane de aradığımızı bulduk ve yüksek rakamlar ödedik ama her kuruşunu hak ettiler. Hak etmeden alanlar için, evren gereğini yapmıştır diye umuyorum. Asıl üzücü olan bu tip bir vakaya, üniversite hastanesi doktorlarının dört elle sarılmaması. Tüm seçenekleri, deneysel yöntemleri ortaya koymaları gerekirken, kolay yolu seçmiş olmaları. Her doktorun mesleğinde o anları olmuştur, komplikasyonları, başarısızlıklar olmuştur. Ama bunlar asla kolay yolu seçmeyi açıklayamaz. Üstelik bu yolun sonunda bir hayat söz konusu ise...

* Doğum kaçıncı haftada gerçekleşti ve Ares’ in sağlık durumu nasıldı?

33. Hafta sonunda doktorlarımız daha fazla risk almak istemediler (enfeksiyon endişesi sebebiyle) Doğuma karar veridiler. Ares doğduğunda rahatça yaşayabilecek kadar büyümüştü. Akciğer gelişim iğnesini oldu ve bir sonraki salı gününe randevulaştık.

Ve doğum hiç bir aksilik olmadan gerçekleşti. Ares çok sağlıklı doğdu. Doğum sonrası kuvöze girme ihtimali vardı, ona bile gerek kalmadı. Normal bir süreçle iki gün sonra evimizdeydik. Doktorlarımın ilgisi ve yönlendirmeleri sayesinde. Doktorumun bana önerdiği mucize besin kefiri de söylemesem olmaz tabi.

* Yaşıtlarına kıyasla Ares' in gelişim süreci nasıldı? 

34.hafta da doğduğu için küçüktü tabi ki, 2200 gr,45 cm ama onun yaşadıkları ve doğum zamanı değerlendirildiğinde oldukça iyi bir kiloda doğdu.

Sonrasında özel bir bakıma ihtiyaç duymadı ama tüm prematüre bebekler gibi eksik ay sayımı bile başladı hayatına.  İlerleyen dönemde akciğer gelişimini anne karnında tamamlayamadığı için kronik bronşiyolit sorunu yaşadık ama oda destek ilaçlarla ve büyümesi ile beraber aşıldı. Ares zor bir çocuk ama bunun sebebinin prematüre olması ya da anne karınında operasyonlar yaşamış olması diye kimse iddia da edemez. Çocuklar ilginç varlıklar netice de :)) bana göre hepsi bir kişilik ile doğuyor ve Ares’te böyle kendine has bir birey.

Ares

Ares ve ablası Lara

* Hamileliğinde ciddi sağlık  sorunları yasayan annelere ne gibi tavsiyelerde  bulunmak istersin?

Hangi sağlık sorunu olursa olsun, araştırmak ve tek bir doktor haricinde bir kaç doktordan bilgi, tavsiye almak en doğrusu bence.

* Maddi durumu olmayanlarin bu tedaviden faydalanabilecegi hastaneler var mı,  biliyor musun?

Maalesef Türkiye de sağlık sistemi parası olana. Bu birazda bazı doktorların zihniyetlerinin haricinde, çalışma şartlarından kaynaklanıyor. Devlet hastahanelerinde ki modern tıbbi araçların yoksunluğu, protokoller, prosedürler, maddi tatmin gibi bir sürü kombinasyon, iyi doktorların özel hastahanelere geçmelerine sebep oluyor. Özel hastane demek, para demek. Maalesef sağlık da para ile ölçülebilecek bir değer değil. İki ucu çoklu  değnek yani.

Emeğine sağlık canım dostum.  Eşin ve çocuklarınla  sağlıklı, huzurlu, keyifli ve mutlu yıllar diliyorum sana.


Yaşama olan inancınızın üstüne umut örtün, üşümesin diyerek senenin son yazısını burada noktalıyorum.

Musmutlu yıllar ❤💛💙💚💖🍀

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ALAN ELARABY


28 Aralık 2017 Perşembe

HAYATIMIZ BİR PARFÜM ŞİŞESİ ✔


Şanslı kadının parfümü, 🍀💓

İnsan 'AN' da kaldığı sürece zaman ve takvimden muaftır fakat ortamın etkileşimine yabancı da kalamaz. 

Biten bir seneyi şükranla uğurlarken yeni bir seneyi  iyi temenniler, dualar ile karşılarız. Hediyeleşip o güne özel yemekler hazırlar veya sevdiklerimizle bir araya geliriz. 

Sene  başlangıcı heyecan,  umut barındırır.  


Çikolata Avrupa'dan geldiyse helal mi?  İçinde katkı maddesi var mı  düşündürür.  Ben de düşünceyi kırmak için  halal yani helal yazdım. MOSTAFA aldıysa vardır bildiği.  Eşimin ailesine gidecek bu hacı baba çikolata 😁



Özellikle hediye paketlemeyi ve el emeği birşeyler yapıp hediye etmeyi sevenlerdenim.  Bu sene eşimin ailesi için aldıklarımızı büyük keyifle paketledim mesela.  Kayınvalide mutfakta yaşar diyebilirim. Onun hediye paketi biraz eğlenceli oldu sanki. 


Eşimin bana aldıklarını hemen açtım. Açıkçası 2018 i bekleyemem😅 Chanel Chance. Ne alayım sana ? diye sorduğunda verdiğim cevabın ta kendisi. 😁😂 


İstersen sürpriz birşeyler de alabilirsin demiştim.  Sağolsun uğur böceği magnet,  duvar süsleri,  kakao oranı yüksek çikolata gibi gibi hediyeler de ilave etmiş.  Annem &babam&kardeşim için bir paket çikolata  ve  ablam&eniştem icin de bir paket çikolata ayırdım.  

Peki... Canım eşime ne aldım? İçini ısıtacak,  gözüme eğlenceli  görüneceği bir uyku tulumu.  Ağır ağabeydir ama kusura kalmasın artık giyecek.😂

Kızım için kurmalı oyuncak almıştım.  Babası ile güle oynaya kura kura oynuyor. 

Tanca da yaşayan manevi ablam için sevdiği renkte bir boyunluk ördüm. Afrika sabunu, çikolata ilave ettim pakete. 
Boyunluk 

Çikolata 


Evinizde yün varsa, zincir çekmeyi bilen herkesin rahatça yapacağı bir örgü. Boyunluk:   Eni 30 cm, boyu 70 cm. Düz örüp uçlardan birleştirip son olarak iki ucu birleştirdim.  İster düz ister hareket katmak icin döndürerek birlestirililebilir. Son olarak örgü üstüne seyrek sekilde fıstık yaptım.  Hafif ve şirin oldu.  Ben sevdim umarım beğenir.😊



Kişi kendine de hediyeler vermeli. İlk defa şiş  ile  eldiven örmeyi denedim.  Hatalarım oldu ama tecrübe edinmiş oldum. Çok sevdim.  Hem de çok. 💙👍


Hayatımız bir parfüm şişesi, notalarını belirlemek ise  bize kalmış. Kalıcı güzel bir parfüm olmak, hafif fakat güzel bir esans yakalamak kişiye kalmış. 

Hayatımı bir parfüm şişesi olarak ele aldım ve bu senenin esansına çalıştım. 

İlk notaları.  :  Sevgi dostluk,  sağlık,  huzur, bereket. 
Orta notaları: Denge, okumak, dinlemek, öğrenmek, paylaşmak. 
Alt notaları   : Değişim,  dönüşüm,  hareket, inanç, güven.

Senenin sondan bir önceki yazısı da burada bitti. Hayatınızın ritmi ve melodisi 🎼🎶 coşkulu olsun. Esansı size kalmış.  Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Fas' tan selamlar, 
Sevda ALAN ELARABY 


25 Aralık 2017 Pazartesi

TÜRKÇE KONUŞAN FAS' LI GENÇ KIZ 👏👍



Bir gün Tanca da piknik alanına gittik. Eşim ve çocuğumla  Türkçe konuşunca Fas' lı genç bir kız koşarak yanıma geldi. "Sen Türk'sün. Aman allahım ne mutlu. Ben Türkiye yi Türkleri çok seviyorum " dedi. Pırıl pırıl bir kız karşımda içtenlikle, heyecanlı bir şekilde Türkçe konuşuyordu.  Telefon numaralarımızı birbirimize verdik ve gerisi geldi. Türkçe yi nasıl öğrenmişti merak ettim ve sordum.

*Kaoutar (yani Kevser)  kedini tanıtır mısın ?
- Ondokuz  yaşındayım, öğrenciyim. Tanca doğumluyum. Ailem ile Tanca da yaşıyorum.  Bir ablam bir de kardeşim var.


*Kaç dil biliyorsun? En zor öğrendiğin  dil  hangisiydi?
- Dört dil biliyorum. İngilizce, Fransızca,  Arapça,  Türkçe. Fransızca  öğrenirken biraz   zorlandım.  Fransızca yi öğrenmek uzun zaman alıyor.

*Türkçe öğrenme isteği nasıl başladı ?
- Türk dizi filmlerini seyrederken Türk kültürünü de araştırdım.  Kültürü çok sevmem ile Türkçe yi öğrenmeye karar verdim.

*Türkçeyi ne kadar zamanda,  nasıl öğrendin?
- Dizi filmler izleyip, Türkçe şarkılar dinleyerek ayrıca YouTube kanalında Türkçe ile  ilgili birkaç video izleyerek öğrendim.  Bir senemi aldı Türkçeyi öğrenmem.

*Türkçe öğrenmesi  zor bir dil mi?
- Zor değil fakat uygulamada zor.  Türkçe konuşulduğunda  anlıyorum fakat konuşmakta çok zorlanıyorum.

* Ablan ile arada Türkçe konuştuğunuzu paylaşmıştın.  Peki başka Türkce konuştuğun arkadaşların var mı?
- Evet iki arkadaşım var fakat çok konuşmuyoruz. Bir de sen varsın. Seninle konuşmak bana çok iyi geliyor.  Çok fazla kelime öğreniyorum.

*Türkiye yi ziyaret etmedin fakat çok seviyorsun biliyorum. Bu sevgi nasıl başladı?
- İnan nasıl başladı ben de bilmiyorum.  Sevgi değil bu büyük aşk. Televizyonda Türkiye yi gördüğümde bayılıyorum çok beğeniyorum. Boğaz manzarası, şehirlerin güzelliği... Siz Türkler çok temizsiniz, naziksiniz. Bunu çok beğeniyorum.  Çok seviyorum.

* Kimseyi bulamazsan evde kendi kendine Türkçe konuştuğunu söylemiştin .  Ailen bu durum hakkinda ne düşünüyor?
- Deli olduğumu düşünüyorlar 😅 ama babam beni hep motive ediyor.  Annem ise  çok sayıda dil konuşabildigim için benimle gurur duyduğunu söylüyor.

* Şu an bu yazıyı okuyacak çok sayıda Türk  tanıyorum.  Onlara  söylemek istediğin birşeyler var mı?

- Sizleri çok çok çok seviyorum.  Tekrar söylüyorum farkındayım ama kültürünüzü çok beğeniyorum.  Hepinize huzur ve mutluluk  diliyorum.

Son olarak söylemek istediğin birşey var mı?
Çok teşekkür ederim.

Derslerinden zaman ayırıp sorularımı tatlı Türkçen ile cevapladığın için asıl ben teşekkür ederim. Dil kursuna gitmeden de yabancı  dil öğrenileceğinin  ispatıdır Kaoutar. Umarım hepimize  ilham olur diyerek yazıyı burada noktalıyorum.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ALAN ELARABY

23 Aralık 2017 Cumartesi

FAS ' TA STAJ YAPAN RUS HEMŞİRE


Mezun  olmuş  doktorlar, hemşireler ve sağlıkçılara  başka ülkelerde staj yapma imkanı sunan ' World  United'  programı ile Fas a  gelmis, yirmi iki yaşında genç bir hemşireye kulak verin.

O,  haftanın üç günü hastanede çalışıyor, haftanın iki günü de  İspanyol manastırının  evsizlere  sağlık hizmeti verdiği yardım kuruluşunda ücretsiz  çalışıyor.  Kira, gıda, ulaşım, kişisel ihtiyaçlarını kendi karşılıyor. Programın koşulu bu. 

 Bu programla Fas dışında Tanzanya Zarzibar gibi yerlere de  gidenler var fakat  uçak bileti Fas a oranla daha  pahalı.  Tanca da olmanın avantajları var tabii.   Bir hafta sonu İspanya ya gezmeye gitmek gibi.


Haftalardir Fas ta olup saglik hizmetinin icinde olunca doğal olarak çok fazla gözlem yapma imkanı bulmuş. Hastanede  verilen  sağlık hizmetini değerlendirirken zaman zaman yaşadığı ülke ile karşılaştırma yaparak anlatımı seçiyor. 


"Saat sekizde hastanın rutin kontrolu yapılır  saat dokuzda hastanın  kahvaltısı gelir.  Almanya da daha erken saatte olur ve zaman zaman hasta uykusundan uyandırılır.  Yine Almanya da bir hemşireye on hasta düşerken burada üç hemşireye on hasta düşüyor. Bu ülkede hemşirenin İş yükü daha hafif.

Ameliyathane iyi fakat ameliyattan çıkan hastanın bakımı  gördüğüm kadarıyla sıkıntılı.  Doktor ameliyattan çıkan hastaya gelip bakmıyor,   hemşire bakıyor.  Almanya da ameliyat eden doktor kontrol amaçlı gelip bakar . Daha sonra o bölüm doktoru ve ekibi, tıb  öğrencileri her sabah oda oda  gezerler hastanın durumu  kontrol edilir.  Yarasına bakılır ...

Kadının birinin boyun bölgesinden  Serum vermişler kalbe gitsin diye.  O bölge  iltihap kapmış.  Almanya da bu büyük bir risk.  Serum hemen çıkarılmalıdır ki  mikrop vücuda bulaşmasın.  Burada uygulanan tedavi  beni cidden  şaşırttı.  Kadının iltihaplı bölgesine pansuman  yapıldı, merhem sürüldü ve iltihapli bölgenin üstü kapatıldı.  İltihap dışarı akması gerekirken...  Çok korkunç fakat müdahale edemedim. Bunun dışında hastalara temiz bakılıyor, güzel kokular sürülüyor.  Hastanede çok hijyen yok fakat hastane hastalığı da yok. Mesela Almanya da çok çeşitli kimyasal ile temizlenir hastaneler ve çeşitli  hastane mikrobu vardır."

Söyledikleri bu kadar.  Biraz da benim ilave etmek istediklerim  var tabii.

  Fas ta en güzel ve donanımlı hastaneler Rabat ve Kazablanka da derler. Hatta ciddi bir ameliyat veya sağlık sorununda bu şehirlere gidip ameliyat olanlar vardır.

Şşşt 

Aramızda kalsın ama Devlet hastaneleri hakkında   olumlu şeyler duymadım. Kısaca özetlersek ' yaşama,  öl ' veya ' yaşama,  sürün'  türünden yerler. Genel anlamda da hastaneye işiniz düşerse doktoru hastanede bulamıyorsunuz. Girişteki  görevli doktoru arıyor, siz de hemşirelerin gözetiminde bekliyorsunuz.

Vakti zamanında burada yaşayan Türkler hastaneye gitmez, Türkiye ye gittiğinde muayene veya tedavi olurdu.  Ne yalan söyleyeyim   Tanca da doktor ve hastane bulana kadar ben de  çok sıkıntılı günler yaşadım  fakat gideceğim hastaneyi ve muayene olacağım doktoru bildiğim için artık rahatım.

Sizlere aktaracağım bilgiler bunlar. Ola ki bu ülkeye yolunuz düşerse ozel hastaneye(bu ülkede Clinic  ile başlayan yerlere)  gitmeye korkmayın.  Sağlık hizmetinde iyiler.  İnsanlar ise  güler yüzlü. Temsili görsel aşağıda 😂

Ruhunuzu, bedeninizi, aklınızı iyi besleyin efendim. Sağlıkla kalın, 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. 
Sevda ALAN ELARABY 

20 Aralık 2017 Çarşamba

MARAKEŞ - Safran Cenneti / Cennetin geri dönüşü


Christine Ferrari, İsviçre'li başarılı bir iş kadınıyken birgün  hayatında değişiklik yapar ve Marakeş ten 30 km uzaktaki   iki buçuk dönümlük arazide safran çiçeği yetiştirmeye  karar verir.

Toprakla uğraşıp mutlu olmayan var mıdır?  

Çok emek verir ve verimli hale getirdiği araziye  'Le Paradis du safran ' yani  Safran Cenneti ismini verir.  Görmedim fakat geçen hafta o güzel araziyi gezen bir ablamın anlattıklarını size aktarıyorum.


 Lavanta, biberiye, safran, nar, mandalina, portakal, elma, avokado, mango, pomelo, şifalı bitkiler... var da var.  Argan ağacı dışında hemen hemen herşey var. Argan ağacı ekilmiyor çünkü Argan ağacının yetiştiği bölge farklı.

  Kasım ayı safran çiçeklerinin toplandığı  dönem. Zahmetli oldugu için belirli sayıda kadın işçi çalıştırılıyor. Her çiçekten iki veya üç sap safran çıktığını,  İkiyüz adet çiçeğin  bir gram safran ettiğini biliyor muydunuz? Durum böyle olunca fiyata yansıyor ve bir gram safran 300 Mad. (DİRHEM) ediyor satılıyor. Çarşıda pazarda safran diye satılan ucuz ürünlere denk gelirseniz çiçeğin başka kısımlarından elde edildiği gerçek safran olmadığı aklınızda bulunsun.


Safran cennetinin daimi personel sayısı beş kişiden oluşuyor.  Hasat zamanı ekstradan elli kadın işçi daha dahil oluyor bu rakama. Restaurantı yok fakat  önceden sipariş verirseniz yemek hizmeti alabiliyorsunuz.   Hatta tajin yemeklerinin çok  lezzetli olduğu paylaşımına  denk geldim araştırmalarımda.

O kadar doğal bir ortam ki hayvanlar da var. Arkadaşım eşek şarkısının eşekleri  burada yaşıyor mesela 😅 Şaka bir yana çok sevimli eşekler var.

Ziyaretçilere ayağınıza sağlık demenin en güzel yolunu bulmuşlar,  ayak masajı için çeşitli taşlar ve kumlarla yürüyüş yolu  hazırlamışlar.


Marakeş in kalabalığı ve gürültüsünden  biraz kaçmak için cazip, organik tarım yapılan bu  doğal ortami araç kiralayıp  ziyaret edebilirsiniz.

Giriş ücreti  yetişkinler için  100 Mad. Yazıyor sitede. Saat  11:00 -17:00 arası açık. Ulaşım,  telefon ve  ayrıntılı bilgi için linki tıklayınız.
http://www.paradis-du-safran.com

Buraya kadar gelmişken  Anima  -  Le retour du paradise  yani  ' Cennetin geri dönüşü ' buraya da muhakkak uğrayın derim. Marakes in 27 Km dışında. Safran cenneti ile arasinda 3km mesafe var.

Ne diyordu İlhan İrem?
"Bir kapı açılır yüzün görünür,



hayat yanılgıdır duygularında " 😅

Favorim bu 👍
Hizmet verdiği saatler ve ücret tarifesi aşağıdaki görselde  yazıyor. Ayrıntılı bilgi için linki tıklayınız. 

Marakeş e gelip meydanı, çarşıyı, camiyi gezip Marakeş i gezdim diyemezsiniz. Marakeş çok daha fazlasıdır.  Karlı dağı, şelalesi olan dağ köyü, mis gibi bahçeleri,  doğayla iç içe arazileri vardır . Bunları da değerlendirin lütfen.  

Bu keyifli yazıyı yazmam için bilgisini benimle paylaşan manevi ablam Hatice Güngör' e çok teşekkür ederim.  

Okuduğunuz için sizlere de ayrıca teşekkür ederim. 

Sağlıkla kalın.,
Sevda ALAN ELARABY 


19 Aralık 2017 Salı

BİLGİYE AÇIK İNSAN HEP ÖĞRENCİ KALIR /ÇELLO


Müzik evrensel bir dildir.  Notaların büyüsü insanın ruhunu dinlendirir.

Bir zamanlar fotoğrafçılık kursu almış şimdilerde çello öğrenmek için ders  alan bir arkadaşıma Feride İnan' a soruyorum:


*Kendini tanıtır mısın?

Kastamonu doğumluyum fakat Bursa da yaşıyorum.  Muhasebeciyim.  Amatörce müzik ve fotoğrafçılık ile ilgileniyorum.  Doğa aşığıyım.

İçindeki çocuk Heidi gibiyse doğaya kayıtsız kalamazsın. Feride içindeki çocuğu Heidi ye benzetiyor. 


*Çok sayıda müzik aleti varken neden çello?

Çocukluk hayalimi gerçekleştiriyorum. Çello duyguları, hisleri aktarmanın büyülü bir yolu benim için.



*Pahalı bir müzik aleti mi?

 250 dolardan başlıyor. Ağacının cinsine, kalitesine göre fiyatı artıyor çellonun.

*Çello kursu bulmak kolay mı? Kurs ücreti ve kurs saatleri hakkında bilgi verir misin?

Sanırım Bursa da iki tane var.  Yetenek sınavına hazırlanan öğrenciler için açılmış M.E.B bağlı kurum. Boşluk varsa istediğiniz zaman kayıt olabiliyorsunuz. Ayda 4 saat. Kurs ücretleri de diğer enstrümanlara göre biraz fazla. 190 TL.
Özel hocalar eşliğinde birebir ders alınıyor.


*Kişinin kabiliyeti muhakkak önemli fakat ortalama ne kadar zamanda öğrenilebilir ?

Temel seviyede parçaları çalmak 4 ay sürebilir. Daha cok zaman ayrılabilir ve ekstra kurs alınırsa öğrenme  süreci  kısalır. Öğrenmesi zaman alıyor fakat çalması çok keyifli.

*Müzik ruhun gıdası derler. Çello çalarken  ne hissediyorsun?

Çelloyu amotörce çalmama rağmen onunla nefes alıyormuşum gibi hissediyorum, benim ruhuma iyi geliyor, sakinleştiriyor. Çalanı  dinlemek te  aynı şekilde dinlendiriyor . Özellikle Vivaldi dinlemek.




*Kursa giderken toplu taşıma araçlarını kullanıyorsun.  Çelloyu taşımak zor olmuyor mu? İnsanların tepkisi nasıl?

Toplu taşıma araçlarında taşıması çok zor. İnsanlarımız meraklı. " Ne çalıyorsun?"  "Keman çalsaydın ya, neden çello?"  gibi gibi konuşabiliyorlar. Sağolsunlar metro veya otobüste giderken yer verenler de oluyor.


*Attığımız her adım,  yaptığımız her seçim bize muhakkak birşeyler katıyor.  Bu kursun sana ne gibi katkısı oldu/oluyor ?

Derslerim halen devam ediyor fakat şimdiye kadar gözlemlediklerimi paylaşayım. Modern hayatın stresini azaltıyor.  Sadece çello çalmak değil disiplinli olmayı da öğreniyor kişi.
Güzel insanlar ile tanışma fırsatı  sunuyor. Ön yargısız güzel insanlardan  bahsediyorum. İnsanın hayatına çok farklı bir renk ve eğlence katıyor diyebilirim. Yani benim hayatımda böyle oldu.


Bakmak ile görmek arasındaki farkı öğrenmenin en kolay yolu ise fotoğrafçılık kursu olsa gerek. Çello kursundan önce  fotoğrafçılık kursuna da gitmiştin. Bu konu ile devam etmek istiyorum.

*Kaç ay kurs aldın ve kurs ücreti nasıldı?

Temel eğitimden sonra 2012 yılında  Belgesel fotoğrafçılık ve Atölye çalışmalarına katılmıştım. İki sene aktiftim. Maliyeti düşük, kurs ücreti makul.   Duyguları fotoğrafa aktarmanın yoluydu belgesel fotoğrafçılık. Keyifliydi.



*Etkinlikler düzenlendi mi?

Evet,  yurt içi geziler düzenlenirdi ve atölye çalışmaları için şehir dışından fotoğraf sanatıyla ilgili hocalar gelirdi.

*Etkinlikler içinde seni en çok etkileyen hangisi oldu?

Fotoğraf sanatıyla ilgili uzman hocaların anlattığı PULİTZER ödüllü fotoğrafların hikayelerinden etkilenmiştim. (İnsanlar cok açı çekmiş)

*Fotoğraf makinesi olarak bize hangi marka ve modeli tavsiye edersin?

Teknoloji çok hızlı ilerliyor. iyi bir fotoğraf makinesinin yaptığı işi iyi bir cep telefonuda yapıyor.
Marka, model yazmam yanıltıcı olabilir. En pahali fotoğraf makinaları en iyi fotoğrafı çekmez. Kişinin bakış açısı ve teknik bilgileri uygulamasıdır önemli olan.  Kişi bütçesine uygun bir marka ve model alsın derim. Ya da katıldığı kursta eğitmenlere danışabilir.

*İyi bir fotoğraf çekimi yapmanın püf noktalarını özetler misin?

Kaliteli fotoğraf çekerken;
Işık, sadelik, objeleri çerçeve içine yerleştirmek, mesafe ayarı, doğru açı doğru flaş kullanımı iyi yapılmalı.
Fotoğraf çok ışık aldığında bozulduğu gibi az ışık aldığında da bozulmaktadır. Fotoğraf çekerken güneşi karşınıza almayın.
Fotoğrafı 9 eşit kareye böldüğümüzde ortadaki karenin 4 köşesi fotoğrafçılıkta altın merkezler olarak bilinirler. Ön plana çıkarmak istediğimiz objeleri altın merkezlere denk getirmek ortaya güzel bir fotoğraf çıkarmamıza yardımcı olur. Bunlar aklıma gelen ilk bilgiler.
İyi bir fotoğraf çekimi yapmanın en güzel yolu iyi bir fotoğrafçılık kursuna gitmektir diye de cümlemi noktalıyorum.

Öğrendiğimiz bilgiler  hem bizi hem de çevremizi aydınlatır. Bilgini bizimle paylaştığın için teşekkür ederim arkadaşım.

Okuduğunuz için sizlere de ayrıca teşekkür ederim. Hayata katkımız olsun diyorum.

Sağlıkla kalın,
Sevda ALAN ELARABY.

13 Aralık 2017 Çarşamba

ÖZLEMEK DİYE BİR ŞEY VARDI...


Fas a geldiğim ilk seneler özlemek  hayatımın özeti gibiydi.  Mudanya yı,  kedimi,  oturduğum evi, alışık olduğum ve  sevdiğim herşeyi çok özlerdim. 
Her fırsatta insanlarımı arar, uzun uzun konuşurdum.

 Özlemek  Fas a uyum sürecine direnç göstermek gibiydi.   Bu nedenle bir müddet  rafa kaldırdım bu kelimeyi.


Ülkeden uzak kaldıkça yaşanılan bir  çok özel günlere acı tatlı olaylara da yabancı  kaldım.  Aynı şekilde benim hayatımda olan bir çok değişim ve özel günlere de insanlarım uzak kaldı. Her ne kadar mesafeler engel değil dense de mesafeler paylaşımı kısıtlıyor.  Dahil olmadığınız ne varsa telafisi olmuyor. 

Üç buçuk yıl sonra ülkeme kızımla gittiğimde ben değişmiştim insanlar değişmişti. Doğal olarak  kişiler ve mekanlara yüklediğim anlamlar da  değişmişti.  Aslında bu sene her konuya yüklediğim anlamlar yerinden oynadı diyebilirim.

Baska ülkede uzun zaman yasayinca her yere ait olma veya hiçbir yere ait olmama durumu devreye giriyor. Yan etkisi  eskisi gibi etkilenmemek ,  özlememek, alışmak vs oluyor.  

Özlemek kelimesi bu denli rafta durunca tozlandi doğal olarak. Evren de tozunu almak için  kartları eşimden yana kullandı.  Bu arada esimle ilk defa ayrı kalmıyoruz. Bundan beş yıl önce  iş seyahati için  Japonya ya gitmişti.  Ben de Fas ta yeni olduğum için Türkiye ye  gitmiştim.   Ailem arkadaşlar derken zaman tey tey geçmişti.

Gecenlerde bir iş seyahati gözüktü yine ufukta. Gitmeden önce nasıl bir psikoloji içine girdiyse epey konuştu eşim.  Oysa konuşkan biri  de değildir.  Hani muhteşem bir yemek yemişsinizdir fakat karşı taraf sorduğunda canı çekmesin diye lezzetlerinden   bahsetmez  saçmalıklara odaklanır  çatal lekeliydi,  masa örtüsü  güzel değildi gibi  gibi karsi tarafin iştahını kapatacak cümleler kurarsınız. İşte bu örnekteki  gibi bir  konuşma.


Konuşmasını kestim 'Sen ne diyorsun yahu. Yılbaşı arefesi her yer ışıl ışıl.  Paris bu. En güzel zamanlarda gidiyorsun, işten vakit bulunca  benim için de gez ve keyif almaya bak  hatta al şu kamerayı benim için fotoğraf çekimi yap'   dedim. 😄 Baktı ciddiyim bu defa gidene değil kalana yani kızımla bana  program yapmaya başladık. 

Kızımla  ben nerede kalacaktım? 

İnsanın evi gibisi var mı? Tabii ki ev.
Sana ait zaman ve mekan zenginliği
Çocukla rahat iletişim
Kapısını calabilecek bir Türk dostunun olması
Ayrılığı ayrılık gibi yaşama isteği ...
Eşim, ailesine gideceğini son dakikalarda da söyleyince oldu bittiye geldi istediğim.
Çocuğum baktığı her yerde babasını görmeye başladı.  Bak anne babam  diyor.  😂

Nasıl geçiyor?  Bizim açımızdan güzel.  Belimden yana biraz sağlık sorunu yaşıyorum ama  işimi görecek kadar gücüm yerinde.

Evimizin direği 😅 gideli üç  gün olmuş ve özlemek için çok erken. En azından  benim için. Kızım "Babam gelsin,  çağır"   dese de aman aman bir tepki özlem onda da görmüyorum.  Ağlamak veya ısrarla gelsin cümleleri yok şimdilik.

Eşimin yerinde olsaydım epey zorlanabilirdim.  Kızımdan ayrı kalmak kolay olmazdı.  Evlat sevgisi bambaşka bir şey nihayetinde.

 Özlemek kelimesini geri kazanmak istiyorum fakat  halen tozlu duruyor. Eşim dönene kadar  pırıl pırıl olacağını ümit ediyorum. 

Deneyimlerimden  yola çıkarak söyleyebilirim ki  Aynı gökyüzünü paylaşmak yeterli değildir. Acı tatlı her özel anına  ortak olmak istediğiniz kisilerle yanyana  omuzomuza yaşamanız dileğiyle.

Aynı gökyüzü diyoruz da Afrika da gökyüzü farklı Avrupa da gökyüzü farklı.  

Fas' tan sevgiler,  selamlar. 👋

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ALAN ELARABY